Sevr’i gösterip sıtmaya razı etmek!..

Yorum yapılmamış Share:

Sevr ile alakalı yüz yıla yakındır ders kitaplarında propaganda amaçlı yayınlarla anlatılan efsaneler, artık son zamanlarda ortaya çıkan belgelerin ışığında ciddi manada tartışılmaya başlandı.

Çünkü bize zorla öğretilen, “Sevr bir paçavra idi ve kabul edilemezdi. Bundan yola çıkılarak Anadolu düşmanlardan temizlendi, bağımsız ve yeni bir devlet kuruldu. Masaya vurulan yumrukla düşmana Lozan ‘imzalattırıldı’ ve bağımsızlık tescil ettirildi. Bu sebeple Lozan emsalsiz bir zaferdir” düşüncesi artık gerçeklerin sınırlarını zorlayan, inanılırlığını ciddi manada yitiren bir propaganda hâline geldi.

Biraz daha detayına inildiğinde aslında bırakın zafer ve hezimet mevhumlarını Lozan’ı Sevr ile karşılaştırmak bile mantık dışıdır. Bunun sebebi ise Sevr’in Sultan Mehmed Vahdeddin Han tarafından imzalanmaması olduğu gibi aynı zamanda Meclis-i Mebusan’da da bırakın imzalanmayı, görüşülmemesidir. Ayrıca Yunanistan haricindeki devletlerin parlamentolarında da müzakere edilmedi. Bu sebeple sadece Sevr banliyösünde paraf atılmış bir kâğıt olmaktan öteye gidememiş, daha doğmadan ölmüş bir müsveddedir. Varlığı bile kabul görmeyen bir hadise ile Lozan’ı kıyaslamak ise ayrı bir komedidir. Yeni kurulan rejimin haklılığını ispat etme adına yapılan bir kıyas ise Lozan’ın değerini yüceltmek şöyle dursun, aksine düşürür. İtilaf devletleri bile görüşmeye almadıkları bu muahedenin kabul görmeyeceğinin farkındaydı. Esas gaye ise ölümü gösterip sıtmaya razı etmekten başka bir şey değildi.

İşte Sevr ile Osmanlı Devleti’ne sunulan ölüm fermanının bazı mühim maddeleri: “Batıda devletin yeni sınırı Çatalca olacaktı. Sözde İstanbul’un kontrolü Türklere kalıyordu ama Boğazlar kendilerinin belirlediği bir komisyon tarafından idare edilecekti. Diğer önemli olan hususiyeti ise siyasi feragatler içermesiydi. Osmanlı Devleti’nin kendisinden fiilen ayrılmış ancak hukuki bağı bulunan Mısır, Libya, Oniki Ada ve Meis Adası üzerindeki hükümranlık haklarından tamamen feragat etmesi isteniyordu. Hicaz bölgesi İngilizlerin gölgesinde müstakil olurken, Suriye ve Lübnan’da Fransız mandası kurulacaktı. Yemen, Irak ve Filistin İngiliz mandasına bırakılırken, Mısır, Sudan ve Kıbrıs tamamen İngilizlere kalıyordu. İzmir ve çevresi ise Yunanistan’ın kontrolünde azınlıklıklara terk edilirken, beş yıl içinde Milletler Cemiyeti’ne yapılan başvuruyla tamamen Yunanlıların idaresine geçebilecekti. Doğu’da ise müstakil bir Ermenistan ve muhtariyet Kürdistan tesis ediliyordu. Üç kıtaya hükmetmiş, cihanı titretmiş Türklere ise Ankara ve Kastamonu civarını ihtiva eden İç Anadolu ve Orta Karadeniz’den müteşekkil küçücük bir bölge bırakılıyordu. Azınlıklara husûsi haklar verilmesi, kapitülasyonların devam etmesi ve Anadolu’da itilaf devletlerine ait yeni ekonomik nüfuz alanları inşa edilmesi de cabasıydı…”

Versay’dan bile ağır olan bu şartları hiçbir Osmanlı devlet idarecisinin imzalaması mümkün değildi. Zira Sadrazam Tevfik Paşa da imza atmaya yanaşmadı ve müzakerelerden çekildi. Bunun üzerine İngilizlerin İzmir’i işgal etmesini sağladığı Yunanlılar, Anadolu içlerine sevk edilerek uyduruktan gözdağı verildi. Çünkü yeni düzenin kurulması için gereken baskı için bu muahedenin imzalanmış gibi gösterilmesi bile yeterli olacaktı. Nihayetinde Maarif Nazırı Bağdatlı Hadi Paşa, Şûra-i Devlet Reisi Rıza Tevfik ve Bern Sefiri Reşad Hâlis Bey’den müteşekkil ikinci bir heyet, Paris Sulh Konferanslarının üçüncü ayında, Paris’in Sevr banliyösünde 10 Ağustos 1920’de bu projeyi paraf etmek durumunda kaldı. Karşı tarafta Britanya, Fransa, Japonya, İtalya, Ermenistan, Belçika, Yunanistan, Hicaz Krallığı, Polonya, Portekiz, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı ve Çekoslovakya yani bütün cihan vardı.

Muahedeye paraf atılması, kabul edildiği intibaı uyandırmasın. Çünkü muahedesinin kabul edilmiş sayılması için hükûmetin ve devlet başkanının da tasdik etmesi gerekiyordu. Aksi durumda muahedenin yürürlüğe girmesi söz konusu bile değildi.

Netice; Sevr taslağı, Osmanlı Devleti’nin imhası için ortaya konulan planlar silsilesinin evveliyatını teşkil etmektedir ve resmî çerçevede hiçbir şekilde Lozan ile kıyas yapılması mümkün değildir.

Previous Article

Kimine göre imha, kimine göre geciktirme politikası

Next Article

Bir Sevr hikâyesidir anlatılır durur

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir