Geç Kalma!

Yorum yapılmamış Share:

1983 senesinin Mayıs ayı. Sıcaklar tam manasıyla bastırmamış fakat nefes almayı zorlaştıran nem, bu yazın sıcak geçeceğini haber verir gibiydi. Sabahın ilk vakitleri olmasına rağmen güneş kendisini hissettirme telaşına girişmişti. Oysaki Beyazıt Meydanı’ndaki büyük üniversite kapısının önüne yığılmış ve içeriye girmeye çalışan öğrenciler, sene sonu telaşından güneşin sıcaklığını bile hissedemeyecek durumdaydılar.

Dönem sonunun yaklaşması hasebiyle öğrenciler, son imtihan veya bitirme ödevi için bekleşiyorlardı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi; ismi bile insanı etkiliyor. Kazanması güç, okuması daha da güç!

İşte o gençlerden biri de elinde kitaplar ağır ağır üniversitenin yolunu tutmuş gidiyordu. Sanki kalabalıkların içinde değildi. Kafasında bin bir türlü düşüncelerle, başka bir âlemdeydi. Yirmi iki yaşında, uzunca boylu, iri yapılı ve şık takım elbisesi ile yürüyen bu genç adam küçüklüğünden beri farklıydı. Kendine bir gaye edinmişti. Atasını ve bizlere miras kalan bu toprakların eski hamilerini sevmenin, sevdirmenin peşindeydi.

Bu sebep ile girmediği grup kalmamıştı. Sağcısı, solcusu ve bunların içindeki farklı gruplar. Ne kadar değişik fikir varsa hepsini öğrenme peşinde olmuştu. Çünkü kendisine göre bir şeyi müdafaa edecekse onun aksi iddialarının ne olduğunu da bilmeliydi. Ancak bu şekilde onların tezlerine karşı bir antitez üretebilirdi. Ayrıca kendisini bir fikir birliğine adamadan, o düşüncenin, grubun içine adapte olmadan tek başına bu işi yapamayacağının da farkındaydı. Böylelikle yıllar süren bir arayış içine girmişti. Çok şey öğrenmişti. Farklı farklı fikirler ile zaman zaman kafası karışmış olsa da eskilerden almış olduğu eğitim, edep ve terbiye sayesinde hiçbir zaman yolunu kaybetmemişti.

Koyu bir komünist kadar komünizmi, bir o kadar da faşizmi biliyordu. Hem de bu akımların en sıkı müdafilerine taş çıkartacak kadar. Bununla birlikte ailesinden öğrendiği iman ve itikat bilgilerine de sıkı sıkıya yapışmış, hatta öğrendiklerinin üstüne koymuştu. Çünkü iman ve itikat bilgileri onun için can simidiydi. Farklı fikirlerin içinde boğulduğu zaman onu kurtaracak yegâne bilgilerdi. Çölde susuzluktan ölmek üzereyken kendisine uzatılan bir bardak su gibiydi.

Bu koşuşturma içinde şiir aşığı olup çıkmıştı. Divan edebiyatı ve az da olsa yeni akım edebiyatının şairlerinin ve şiirlerinin içinde kendini kaybetmişti. O da atalarına ve ecdadına öyle hizmet etmek istiyordu. Özellikle divan edebiyatının, mana üstüne mana bindiren mısralarını okumak, anlamaya çalışmak ve izah etmek onun için büyük bir zevk ve şerefti. Sebebi sorulduğunda da “çünkü divan edebiyatı aşktır ama öyle şimdilerdeki gibi basit bir aşk değildir. En büyük, en yüksek ve tek olan aşktır. Yani Allahü tealaya olan aşktır” derdi.

Fakat tam manasıyla teslim olabileceği bir fikriyata da henüz kavuşamamıştı. İşte bugün de fakültenin yollarını adımlarken zihni, edebiyat ve ecdat sevgisi ile meşgul idi. Hatta öyle meşgul idi ki kapının önüne ne zaman geldiğini bile kestiremiyordu. “Neyse” diye mırıldandı ve halinden dolayı hafifçe tebessüm edip, kapıdan girmek için yeltendi ise de bir anda karnının aç olduğunu hissetti. “Şimdi bir simit çay olsa ne güzel olurdu. Zaten ilk dersin hocası da bugün yok.” diyerek yolunu değiştirdi ve sahaflara doğru yöneldi. “Mükellef bir kahvaltı yapayım” diye içinden geçirdi.

Her zamanki gibi seyyar tezgâhını açıp kesif bir kalabalığa simit yetiştirmeye çalışan meşhur çınar altı simitçisinin yanına seğirtti. Kalabalıktan simidin taze olduğu anlaşılıyordu. “Bu adam olmazsa ne yaparız biz. Ne kadar büyük bir hizmet ettiğinin farkında mı acaba?” diye mırıldanarak sıraya girdi. Bir müddet bekledikten sonra simidini aldı ve büfeye yöneldi. Çaysız simidin tadı olmazdı. Zaten onu mükellef yapan, kahveci bardağındaki hafif demli ve tek şekerli çay değil miydi? Çayını da aldıktan sonra köşede boş bir yer bulup oturdu.

Büyük bir zevkle simidinden bir parça aldı, bir yudum da mis kokulu çaydan. Keyfi yerine gelmişti. “Şu simit ne mübarek şey” diye düşündü. Uyku semesi hali kalmadı, gözleri açıldı ve etrafını seyre koyuldu. “Her zamanki çınar altı ve her zamanki Beyazıt Meydanı” diye iç geçirdi. Önüne dönüp simitten bir ısırık daha alacaktı ki; hemen yan tarafındaki duvarda, kireç boya ile yazılmış mısralara gözü takıldı. Fakat daha ilk harfleri okurken kime ait olduğunu kavrayıverdi. Duygu dolu sözler büyük üstat Necip Fazıl Kısakürek’e aitti. Kendisi için de büyük bir ehemmiyeti olan “Canım İstanbul” isimli şiirinin ilk kısmı yazılıydı.

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

“Bu şiir ah bu şiir” diye mırıldandı ama devamını getiremedi. Çünkü gözleri buğulanmış, yüreği hüzün dolmuştu. Daha Denizli’deyken onu İstanbul’a âşık eden, gidip sevdasına kavuşmak için can atacak hale getiren bu şiirdi. Kolay mı? Koca İstanbul! Byzantion, Konstantinopolis, Stanpoli, Dersaadet, Asitane ve daha birçok isimle hitap edilen medeniyetlerin başşehri koca İstanbul.

Yine hüzün çökmüştü yüreğine işte. İstanbul’a kavuşmuştu ama İstanbul’u böyle güzel anlatan eserin sahibine bir türlü kavuşamamıştı. Nice zamandır gitmek istiyor ancak bir türlü denk getiremiyordu. Hâlbuki Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in evi yolunun üstündeydi. Her gün Haydarpaşa’dan trene biniyor Cevizli’de iniyordu. Üstat ise Erenköy’de oturuyordu. Evi de hemen tren istasyonunun yakınındaydı ve yerini de adım adım biliyordu. Tren Erenköy durağında ne vakit dursa niyetleniyor ancak bir kuvvet onu gitmekten alıkoyuyordu. Devrin en mühim şahsiyetlerinden bir tanesi, hem de yolunun üstünde ama bir türlü nasip olmuyordu işte. Gündelik işlerden, öğrenciye has biraz üşengeçlikten biraz da cesareti toparlayamamaktan, ziyaret bir türlü gerçekleşemiyordu.

Bir anda büfenin tezgâhtarı ona, sanki bir işaret almış gibi yaklaştı ve elindeki gazeteyi ikiye katlayarak yanına bırakıverdi. Bir de giderken “günlük gazete abi simit kadar taze” deyip kayboldu. Delikanlı ne olduğunu anlayamadı. Kendisi gazete istememişti. “Neyse bedavaya gazete okuyacağız” dedi. Hem karnını doyuruyor hem de göz ucuyla gazeteye bakıyordu. Bir anda gazetede gördüğü fotoğraf merakını arttırdı.

Sigara dumanları içinde zor seçilen ve sakallarını henüz bırakmış bir adamın fotoğrafı yarım bir şekilde gözüküyordu. Diğer yarısı gazetenin altında olmasına rağmen, tanımıştı tanımasına da gazetede bu kadar büyük bir halde basılmasına anlam verememişti.

Daha biraz önce duvarda mısralarını okuduğu ve hasretini hissettiği Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in fotoğrafıydı. “Ne oldu ki acaba?” diye merakla elindeki simidi çayın yanına bıraktı. Bir yandan da “durup dururken üstadın resmi niye manşette acaba” diye yüreğine bir sızı düştü.

Hemen gazeteyi eline aldı ve tam sayfa şeklinde açarak kaldırdı. Gözleri atılan manşete ve altındaki iki mısraya kaydı.

ERKEN GEL
Genç adam, yolumu adım adım bilirsin!
Erken gel, beni evde bulamayabilirsin!

Bu kısa şiirden sonra yazılar devam ediyordu.

“Son devir Türk edebiyatının ünlü şairlerinden Necip Kısakürek, 78 yaşında, dün sabaha karşı Erenköy’deki evinde öldü.

Şiirlerinin yansıra yazar, gazeteci ve fikir adamı olarak …… …….. …..”

Genç adam gerisini okuyamadı. Beyninden vurulmuşa dönmüştü. Bir yandan da o iki mısrayı tekrar ediyordu. “Genç adam, yollarımı adım adım bilirsin! Erken gel, beni evde bulamayabilirsin! Erken gel, beni evde bulamayabilirsin!”

Gözleri doldu, yüreği pişmanlık içinde gazete elinden kaydı ve yere düştü. Peşinden de bir damla gözyaşı gazeteyi takip etti. Bu kadar zamandır hayal ve ihmal ettiği ve üstadın da dediği gibi evinin yolunu adım adım bildiği koca şair artık yolunun üstünde değildi. Artık orada değildi. Maalesef geç kalmıştı ve onu evde bulamayacaktı.

Gözlerini kapattı ve dudaklarından şu kelimeler döküldü.

“Yine yaptın yapacağını üstat. Giderayak da olsa yaptın yapacağını ve gönlümüzü hüzne boğdun”

* Hayati İnanç hocamız halen divan edebiyatı ile heveslilerine ecdadını ve İslamiyeti anlatmaya devam etmektedir. Bu minvalde Türkiye’nin bir ucundan diğer ucuna, nereye çağırılırsa yorulmadan, sıkılmadan giderek hizmet etmektedir.

Previous Article

Hoşab’ın manevi sancaktarı

Next Article

Ulubatlı Hasan’ın Ak Şeyhi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir