Ulubatlı Hasan’ın Ak Şeyhi

Yorum yapılmamış Share:

Birbiri ardına patlayan top atışları yüzünden her tarafı duman kaplamıştı. Sanki hiç durmayacak gibiydi ve fasılasız bir şekilde patlamaya da devam ediyordu. Her seferinde yer sarsılıyor, barutun dumanı ile birlikte havaya kalkan toprak birbirine karışıyoruz, göz gözü görmüyordu.

Patlamayla birlikte toz bulutunun arasında kırmızı renkte bir parlama oluyor ve sanki kırmızı şimşek çakıyordu. Arkasından gelen ve adeta arşa kadar çıkan tekbir sesleri, inananlara itimat sağlıyor, inanmayanlara ise korku veriyordu. Hemen arkasından bir daha, sonra bir daha ve bir kere daha, sanki hiç durmayacakmış gibi devam ediyordu. Hemen onların arkasında ise aman vermeden koca koca kayaları, surlar ile buluşturan mancınıklar vardı. Taşların koyuluşu, gerdirilirken çıkan gıcırtılar ve sonrasında büyük bir gürültü ile taşın döne döne surlara doğru uçuşu.

Onların arkasında ise ovayı atılmaya hazır kaplan gibi bekleyen bir insan seli doldurmuştu. Kimisinin elinde kılıç, kimisinin elinde gürz, kimisinin elinde ise mızrak vardı. Bazıları ise her iki elinde kılıç, sabırsızca bekliyor, kılıçları ile havada daireler çiziyordu. Hepsi de toz bulutunun arasından belli belirsiz bir şekilde görünen surlara gözlerini dikmiş, kulakları hücum emrindeydi.

Bütün bu hengâme içinde kızıl bir örtü gibi yayılmış yeniçerilerin arasında bir yiğit, elindeki kılıcıyla kollarını gökyüzüne kaldırmış ve kendinden geçmiş bir şekilde dua ediyordu. Dudaklarından dökülen kelimeler, ağzından çıktığında sanki bir ok gibi gözlerini dikmiş olduğu burca doğru gidiyordu. Duasını bitirdikten sonra ellerini yüzüne sürmeden secdeye kapandı. Aniden yere eğilince, hemen yanında bulunan hemşerisi Ali, onun vurulduğunu zannedip yanına çömeldi.

Kolundan tutup kaldırmaya yeltendi ancak dua ettiğini fark edince vazgeçti. Kulaklarını yaklaştırıp ne dediğini duymaya çalıştı. O gürültüde hiçbir şey duyamadı ama sanki “şehit” der gibiydi. Biraz bekledi ancak kalkmaya da niyeti yoktu. Neredeyse hücum emri verilecekti. Kolunu sıkarak sarstı ve bağırdı.
– Hey Hasan! Hadi kalk artık. Edeceğin kadar dua ettin. Ezileceksin, haydi kalk.

Ancak tam o sırada patlayan bir top sesi, onun kelimelerini adeta yuttu. Eliyle bir kere daha sarstı. Bu sefer kafasını kaldırıp ona baktığını gördü. Yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı. Ona bakıyordu ama sanki onu görmüyordu, başka şeyler görüyordu. Hayal âleminde gibi bir hali vardı. Ondan önce toparlanan hemşerisi Ali’nin elinden tuttu ve ayağa kalktı. Sağına soluna bakındıktan sonra bir kere daha sol taraftaki, Bizans bayrağının dalgalandığı burca dikkatli bir şekilde bakmaya başladı. Biraz önceki gülümseyen yüzünden eser kalmamıştı şimdi. Sanki gözüyle bir şeyler hesaplıyordu. Sonra kafasını top atışlarının yoğunlaştığı yere çevirdi. Kale duvarında gedik açılmaya başlamıştı. Tekrar kafasını burca dikti ve bu sefer kahkaha ile gülmeye başladı.

Ali onun bu halini görünce, bu hengâmede delirdiğini zannetti. Ellerini birleştirip kulağına eğildi ve bağırdı.
– Hasan! Hasan! Ne bu halin? Aklını mı yitirdin? Ne diye kahkaha atıp durursun? Hem ne diye secdeye kapandın sen? Hücum emri gelseydi Allah muhafaza ezilir giderdin.

Hasan Ali’nin ne dediğini anlamaya çalışıyordu ancak arka arkaya patlayan top sesleri buna müsaade etmedi. Ancak onun endişelendiğini ve soru soran gözlerinden ne yaptığını merak ettiğini anlamıştı. Gülerek cevap verdi.
– Müjde Ali! Müjde! Hem de çok büyük müjde.

Lafını bitiremeden biraz öncekilerine nazaran çok daha büyük bir patlama sesi Hasan’ın sözlerini yuttu götürdü. Ali Hasan’a bakıyor, ne dediğini anlamaya çalışıyordu. Ancak o oralı bile olmadı. Kılıcının kabzasını daha sıkı kavramıştı. Diğer eline ise belindeki hançeri almış, gözünü burca dikmiş bekliyordu. Ali içinden “la havle” dedikten sonra “yine bir haller geldi buna, ne halin varsa gör” diye mırıldandı ve önüne döndü.

Hasan sefere katıldığından beri âşık-ı üftâde gibi gezmeye başlamıştı. Hele ordu şehrin önüne gelip de kurulduğunda tamamen hayal âlemine girmişti. Bölükteki arkadaşlarıyla birlikte durmuyor, sürekli yüksek bir tepenin üstüne çıkıp uzun uzun surları seyrediyordu. Hemşerisi olan Ali ile bile dolaşmaz olmuştu. Ordu hücuma kalktığında ise o sessiz, durgun hali kalmıyor en önde koşturuyor, bir kaplan gibi önüne çıkanı affetmiyordu.

Üç dört defa yaralanmıştı. Birinde kafasına surlardan atılan taşlardan biri gelmişti. Allahtan taş çok büyük değildi ve miğferine vurmuştu. Onun sayesinde fazla bir zarar görmemişti. Sadece bir müddet çektiği baş ağrısıyla kurtulmuştu. Bir keresinde kulağının dibinden bir ok ıslık çalarak geçmiş, ölmekten kurtulmuş ama sağ kulak memesi kopmuştu. En son hücumda da surlara dayanan bir merdivene tırmanmaya çalışırken, dengesini kaybedip aşağıya, arkadaşlarının üstüne düşmüştü. Arkadaşlarından ikisini yaralamıştı ama kendisine hiçbir şey olmamıştı. Adeta ölmek için uğraşıyor ama bir türlü bunu başaramıyor gibiydi. Her hücum sonrası ise “şehitlik nasip olmadı” diye hayıflanıyor, tuhaf bir şekilde “demek ki daha müsaade çıkmadı” deyip yine kendi âlemine çekiliyordu.

Bu sefer kesin kararını vermişti. Ya olacak, ya ölecek. Kafasına koymuştu, bir yerlerden müsaade almış gibiydi. Heyecanla Ali’nin omzuna vurdu ve avazı çıktığı kadar bağırdı.
– Bu sefer olacak Ali! Bu sefer olacak. Bak göreceksin, bu sefer olacak. Aksakallı söyledi. Müsaade çıktı dedi. Bu sefer kesin olacak inşallah.

Ali Hasan’ın ne dediğini duyamadı. Niye vurduğunu da anlamadı, üstüne de varmadı. Bu arada top sesinin şiddeti ile çıkan sesi de artmıştı. Bu şahi topun devreye girdiğine işaretti. Diğer topların açtığı gediklere şimdi de şahi top gülle yağdırıyordu. Hem ateşlendiğinde hem surlara çarptığında adeta zelzele oluyor, yer yerinden oynuyordu. Hasan ise her top patladığında keyifleniyor, yüzündeki gülümseme artıyordu. Kafasını çevirip hemen arkalarındaki tepede kurulan ordugâha baktı.

Padişah çadırının bulunduğu tepenin ucunda, topların surları dövmesini seyrediyordu. Yanında ise vezirleri ve yardımcıları vardı. Bir de hemen sol yanında beyaz sarıklı, beyaz cüppeli, beyaz saçlı, sakalsız, nurani yüzlü birisi daha vardı. Padişah ile birlikte o da seyrediyordu. Dudakları ise kıpır kıpırdı. Sürekli dua ediyordu. Sonra başını çevirdi, aşağılara Hasan’ın da bölüğünün bulunduğu taraflara baktı. Gözü ile birisini arıyordu. Sonunda bakışları birisinin üzerinde kilitlendi. Aradığını bulmuştu sanki. Kıpırdayan dudakları durdu, gözlerini kapattı ve o baktığı kişiye doğru üfledi. Sonra gözlerini açtı ve tatlı bir gülümseme ile son kez baktı ve padişahın kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Yanında bir askerle birlikte sultanın hemen yanındaki çadırına doğru yöneldi.

Bu sırada Hasan da önüne dönmüştü. Artık son atışlar yapılıyordu ve hücuma kalkılacaktı. Sanki biraz önceki beyazlar içinde gülümseyen adamın yüzündeki nur, şimdi Hasan’ın yüzüne aksetmişti. Aynı tatlı gülümseme şimdi Hasan’ın yüzündeydi. Kılıcını havaya kaldırıp avazı çıktığı kadar bağırdı.
– Bu sefer tamam ak şeyhim, bu sefer tamam sen merak etme. Allahü teâlânın izniyle ve himmetlerinle bu sefer tamam.

Şahi topun yaptığı atışlar sonrasında büyük bir gedik açılmıştı. Artık vakti gelmişti. Padişahın emriyle işaret verildi ve büyük hücum başladı. Neredeyse iki aya yakın süredir surları dövüyorlardı. Birçok kere hücum edilmiş ancak hiç birisinden muvaffakiyet elde edilememişti. Şehir dayandıkça dayanıyordu. Ancak padişah da kararlıydı. Ya bu şehir alınacaktı, ya bu şehir alınacaktı. Bu inanç ile bütün zorluklara göğüs germiş bir şekilde, kararlılıkla kuşatma da devam ettiriliyordu. Paşaların ve askerlerin arasında, şevkini kaybetmiş kuşatmayı kaldırmak isteyenler vardı. Hatta bu şikâyetlerini padişah katına kadar da çıkartmışlardı. Ancak kesinlikle geri adım atmamış, bu konuda zayıflık gösterenleri de cezalandırmıştı. Bu dirayetinin arkasında Ak Şeyh’in de büyük etkisi vardı.

Artık kızılca kıyamet kopmuştu. Adeta bir insan seli açılan gediğe doğru akıyordu. Ortadan yeniçeri ve sipahiler gediğe yüklenirken, kanatlarda mevzilenen kemankeşler, Bizans askerlerine adeta ölüm yağdırıyorlardı.

Surların üzerinden de Osmanlı askerlerinin üstüne mızrak, ok, taş ve kızgın yağ yağıyordu. Yeniçeri ve sipahiler arka arkaya toprağa düşüyor ama arkadan gelenler daha bir azimle yükleniyordu. Sur dibinde bunlar yaşanırken, otağının önünde harp meydanını seyreden Osmanlı Padişahı Sultan II. Mehmed Han’ın gözleri, hocası Akşemseddin Hazretlerini aradı. Bulamayınca yanındaki fedaisine Kara Murat’a seslendi.
– Çabuk gidin hocama bakın çadırında mıdır? Askerimiz maşallah azimle yükleniyor ama Bizanslılar da direniyor. Dua etmesi için ricacı olalım.

Fedai Murat hemen geriye dönüp Akşemseddin Hazretlerinin çadırına doğru gitti. Kapıda bir asker bekliyordu. İçeri girmek için davrandığında nöbetçi durdurdu. Fedai bu hareketten hiç hoşlanmamıştı. Kafasını kaldırıp ters ters baktı. Fakat askerin geri adım atmaya niyeti yoktu.
– Kusura kalma Murat ağam. Hazret içeriğe kesinlikle kimseyi içeriye almamamı emir buyurdu.
– Bre ben herkes miyim? Padişah emriyle gelirim bilmez misin?
– Bilirim ağam bilirim de padişahımızın şeyh hazretlerine ne kadar ehemmiyet gösterdiğini de bilirsin. Kesinlikle içeriye hiç kimseyi sokmayın dedi.

Fedai tam bir şey diyecekti ki, padişah yanlarına geldi.
– Ne oldu Murat. Görüşebildin mi şeyh hazretleriyle.

Fedai Murat, kızarmış bir şekilde askeri göstererek özür diledi.
– Maalesef sultanım. Bu asker efendiyi geçemedik. Padişah emriyle geldik derim ona rağmen beni içeriye salmaz. Akşemseddin Hazretleri kesin talimat vermiş, içeriye kimseyi almayın diye.

Padişah bir an durdu. İçeri girmesi hoş olmazdı. Bizzat hocası öyle emir buyurduysa “bir bildiği vardır” diye düşündü. Sonra kemerinden hançerini çıkartıp, çadırda ufak bir delik açtı. Sonra gözünü o deliğe dayayıp seyretmeye başladı.

Akşemseddin Hazretleri, secdeye kapanmış bir vaziyette dua ediyordu. Bir yandan da ağlıyordu. Öyle ki, akıttığı gözyaşları koca bir yeri ıslatmıştı. Ara sırada derinden “Allah” diye nida ediyordu. Sultan hocasının o halini görünce çok sevindi. Kafasını delikten kaldırıp adeta taze bir kan gelmişçesine geri döndü. Fedai Murat ne olduğunu anlayamamıştı. O da padişahın peşine takıldı. Yanına yaklaşmıştı ki, padişah ona dönüp seslendi.
– Sen burada kal Murat! Açtığım delikten mübarek hocamı seyret. Sonra bana gelir anlatırsın.
– Baş üstüne Sultanım.

Murat çadıra dönerken o da kendisini bekleyen vezirlere talimatlar yağdırmaya başladı.
– Sakın ha vezirlerim. Askerlerde zerre kadar ümitsizlik olmasın. Hocam Akşemseddin, yüzünü, gözünü süpürge etmiş Allahü teâlâya yalvarırken, onlar da gayretten geri durmasınlar. Allahü teâlânın izniyle Konstantiniyye bugün fethedilecek. Hafızlara, hocalara haber verin. Daha sesli ve daha çok Kuran-ı Kerim okusunlar, ilahiler söylesinler. Mehteran da fetih marşını çalsın.

Vezirler aceleyle sağa sola koşuşturmaya başladılar. Padişah da kılıcını kınından çıkarmış, toprağa yaslamış sıkı sıkı tutuyordu. Bir yandan da Allahü teâlâya dua ve niyaz ediyordu. Gözünü kapatıp “Âmin” dedi ve sonra “Ha gayret aslanlarım, ha gayret. Bitti, az kaldı. Fetih geliyor. Koca Kostantiniyye İslamiyet ile tanışacak. Biraz daha gayret aslanlarım” diye mırıldandı.

Bu arada bir bölük asker de surlardan içeriye girmeye muvaffak olmuştu. Fakat devamını getiremiyorlardı. Dişe diş bir mücadele sürüyordu. Bu arada Hasan ile Ali surlardan içeriye girmiş, arkadan gelen arkadaşlarına yol açmaya çalışıyorlardı. Hasan bir elinde kılıç, diğer elinde hançer önüne geleni biçiyor, adeta orağın buğday tarlasında ilerlediği gibi Bizans askerlerini yıka yıka ilerlemeye çalışıyordu. Ali ise mızrakla önünü açmaya çalışıyordu. Döne döne, ölümüne dövüşüyorlardı. Kılıçlar her indiğinde bir feryat yayılıyor, boş çuval gibi insanlar yere yıkılıyordu. Bizans askerleri içeri giren ilk cengâverleri geri püskürtmeye başlamıştı. Kesif bir şekilde yükleniyorlardı.

Tam bu sırada Hasan yakınında tanıdık bir feryat sesi duydu. Üstüne doğru gelen kılıç hamlesini, eğilerek savuşturdu ve hançerini Bizans askerinin karnına sapladı. Üzerine yıkılan askeri ittirdikten sonra kafasını çevirdi. Hemşerisi, karındaşı ve can arkadaşı Ali yoktu. Tam geriye dönecekti ki bir kılıç hamlesi daha geldi. Az kalsın göğsüne yiyecekti. Kenara sıçrayarak kurtuldu. Bu sırada biraz ileride yatan Ali’yi gördü. Göğsünde bir ok, yüzünde gülümseme ve ağzının yanında akan incecik bir kan süzmesi ile yatıyordu. Henüz son nefesini vermediği dudaklarının kıpırdamasından belliydi. Belki de kelime-i şehadet getiriyordu. Ali’ye bakacağım derken boş bulunmuştu. Bir saldırıyı daha savuşturdu ama kendisi de yere Ali’nin yanına yuvarlandı. Bu sırada arkadaşları geri püskürtüldüğü için yalnız kalmışlardı. Ancak yere düştüğü için kimse o hengâmede onu fark etmemişti. Hafif doğruldu ve Ali’nin elini tuttu. Arkadaşı onu görünce konuşmak istedi ama sesi çıkmadı. Hasan kulağını Ali’nin ağzına yaklaştırdı ve duymaya çalıştı. Ali, “Konstantiniyye’nin burçlarına i’lây-ı kelimetullah sancağını dikmeden sakın yanıma gelme” dedi ve güldü. Sonra “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” diyerek ruhunu teslim etti.

Hasan’ın bir anda yüreğine kor düştü. Uzun zamandır içtikleri su ayrı gitmiyordu. Nereye gitseler beraber olurlardı. Hatta aralarında şaka ile karışık, birlikte şehit olacağız diye de sözleşmişlerdi. Şimdi o gitmişti ve kendisi geride kalmıştı. Kulakları uğuldadı, gözleri kamaştı, kafasını önüne eğdi ve Ali’yi kucaklayıp göğsüne sıkı sıkı bastı. Sonra yavaşça yere bıraktı ve söz verdi. Şimdi iki kişi olmuştu. Biri ak şeyhiydi, diğeri de kan kardeşiydi. Her ikisinin de sözünü yerine getirmeliydi. Hemen ayağa kalktı. Püskürtülen grup tekrar güçlü bir şekilde yüklenmiş ve içeriye girmeye muvaffak olmuşlardı. Ancak askerlerin gayretini artıracak bir şey yapmak gerekiyordu ama ne yapmalıydı.

O bu şekilde etrafına bakınırken elinde Osmanlı sancağı ile Bizans askerinin üstüne atılan bir yeniçeri, karnına saplanan kılıç ile yere yıkıldı. Asker ağır yaralanmıştı ama elinden sancağı düşürmemek için direniyordu. Düşmemek için büyük bir gayret gösteriyordu. Hasan askerin bu halini görünce hemen ok gibi yerinden fırladı ve sancak yere düşmeden yakaladı. Havaya kaldırıp salladı ve var gücüyle avazı çıktığı kadar haykırdı.
– Haydin gaziler. Bu iş bitti. Bizans keferesi geri çekiliyor. Fetih çok yakındır. Dayanın, direnin. Peygamber efendimizin müjdesine kavuşmamıza çok az kaldı. Haydin gaziler Allahü ekber.

Bu haykırışı ile birlikte, bir elinde “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazan sancak, diğer elinde kılıç adeta bir kaplan gibi saldırdı. Onun bu halini gören askerlere de fazladan bir gayret geldi. Daha büyük bir heyecanla kılıç sallamaya başladılar. Bu arada Hasan, ne yapacağını bulmuştu. Vuruşa vuruşa sol taraftaki burca doğru ilerlemeye çalışıyordu. Önünde adeta etten bir duvar vardı ama mutlaka bu duvarı aşmalıydı. İçeri giren asker sayısı gittikçe artıyordu. Yeni gelen yeniçerilere sancağı ve burcu işaret etti. Ne demek istediğini anlamışlardı. Hemen ona yol açmaya başladılar.

Hasan’ın işaret ettiği yer en yüksek burçlardan biriydi. Eğer yapabilirse ve elindeki sancağı o burca dikebilirse bu, askerin gayretini artırır, Bizanslıların ise moralinin bozulmasına sebep olurdu. Kendisine yardım edenlerle birlikte bir yandan vuruşuyor bir yandan da bağırıyordu.
– Sözüm söz şeyhim, sözüm söz Ali’m bu sancağı dikmeden, bu köhnemiş şehir fethedilmeden yanınıza gelmeyeceğim.

Arkadaşlarının büyük gayretiyle önünde adeta bir yol açılmıştı ve burcun merdivenlerine de yaklaşmıştı. Hemen atıldı ve merdivenleri çıkmaya başladı. Artık önünde çok fazla mani yoktu. Sadece Bizans sancağını koruyan, tepedeki ve merdivenlerdeki üç, beş asker vardı. Bu arada Bizanslılara destek için gelen Latin askerler, Osmanlıların içeri girdiğin görünce yardıma gelmişlerdi. Bu yeniçeri ve sipahilerin ilerleyişi yavaşlamıştı. Fakat canla başla dayanıyorlardı. Onların bu gayreti, Bizans askerlerine bezginlik olarak yansıyordu ancak durum hala kritikti.

Hasan acele etmesi gerektiğini biliyordu. Hemen üçer, beşer merdivenleri çıkmaya başladı. Yukarıdan gürültüler geliyordu. Kendisinin geldiğini gören askerler kendisine karşı koymak için aşağıya doğru iniyorlardı. Merdivenler dardı. Bu sebeple kılıç kendisini sıkıntıya sokabilirdi. Kılıcı kınına sokup, belindeki hançeri çıkarttı. Hızlı ama dikkatli bir şekilde çıkmaya devam etti. Gelen askerin ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Bunun üzerine durdu ve elindeki hançeri hazırladı. Asker görünür görünmez büyük bir hızla fırlattı. Gelen adam ne olduğunu anlayamadan göğsüne saplandı ve asker büyük böğürtüyle yere yığıldı. Hasan hançeri adamın göğsünden çıkarttıktan sonra bir tekme ile merdivenlerden yuvarladı ve çıkmaya devam etti.

Burcun merdivenlerinin sonuna geldiğinde iki Bizans askerini halletmişti. Hançerini tekrar kuşağına soktu ve kılıcı çekti. Burcun üstüne çıktığında ise karşısında oraya çıkmasını beklemedikleri, suratlarındaki şaşkınlıktan anlaşılan üç asker ile karşılaştı. Bu durumdan istifa eden Hasan, fırsat vermeden kılıcı çekip üzerlerine atıldı ve ilk hamlede ikisini yere yıktı. Sonra aman vermeden diğerinin karnına kılıcı saplayıverdi.

Artık sancağı dikebilirdi. Önünde hiçbir engel kalmamıştı. Hızlı bir şekilde ilerledi ve Bizans sancağını yerinden çıkartıp surlardan aşağıya attı. Yukarı çıkarken sardığı sancağı açtı. Kelime-i tevhid yazısı dalgalanmaya başlamıştı. Tam yerine takacaktı ki, kendisini fark eden öbür surdaki askerler tarafından ok yağmuruna tutuldu. Hasan son anda kendisini yere atmasaydı delik deşik olacaktı. Sırtını duvara verdi. Nefes nefese kalmıştı. Oklardan kafasını kaldıramıyordu ama mutlaka bu sancağı yerine takmalıydı. Kafasını çevirip aradan gözüken ve hücuma geçmeden önce bakmış olduğu tepeye doğru başını çevirdi. Gözleriyle birisini aradı ama bulamadı. Yüksek sesle haykırdı.
– Yetiş ak şeyhim, himmet ak şeyhim, imdat ak şeyhim!

///////////

Bu sırada padişah tepeden askerlerini seyretmeye devam ediyordu. Durum çok kritikti. Askerler içeriye girmişlerdi ancak ara ara geri püskürtülüyorlar sonra tekrar içeri giriyorlardı. Koca sultan, heyecan ve gayretten dudaklarını ısırıyor, artık neticenin alınmasını istiyordu. Sıktığı kılıcın kabzasındaki taş eline gömülmüş, bileğine doğru kan sızıyordu. Müdafaa bir kırılsa gerisi gelecekti ama henüz olmamıştı. Ama olmalıydı, bugün bu iş bitmeliydi. Çünkü hocası Akşemseddin hazretleri ona “Cemaziye’l-Evvel ayının yirmisine denk gelen Salı günü umumi hücum yapıla ve Konstantiniyye feth oluna” demişti.

Bu düşünceler içinde harbi izlerken fedaisi Kara Murat koşarak yanına geldi. Bir yandan da “Padişahım, padişahım” diye bağırıyordu. Yanına geldiğinde nefes nefese kalmıştı. Selam verdi ve müsaade bile almadan konuşmaya başladı.
– Padişahım! Siz gittikten sonra bakmaya devam ettim. Bir müddet daha secdede yalvararak dua etti. Bir ara hareketsiz kaldı. Vefat etti zannettim. Ancak bir müddet sonra doğrulup ellerini havaya kaldırdı ve “Sana şükürler olsun Ya Rabbi! Şu köhnemiş Bizans’ı yenmeyi ve Konstantiniyye gibi bir şehri fethetmeyi bize nasip eyledin. Bizleri Habibinin müjdesine nail eyledin” diye dua etti. Ben de bunu duyunca koşarak size gelip haber vereyim dedim.

Bu habere çok sevindi ama hocasının vermiş olduğu müjde henüz gerçekleşmemişti. Kafasını Konstantiniyye’ye çevirdi. Asker hala tam manasıyla girememişti. Acaba hocasının sözündeki hikmet neydi? Şahin gibi surları taramaya başladı. Sonra gözü bir burca takıldı. En yükseklerinden bir tanesi ve Bizans bayrağının dalgalandığı burçtu. Gözüne takılan ise üstünde bir yeniçerinin olmasıydı. Sonra o asker Bizans sancağını yerinden çıkarttı ve burçtan aşağıya bıraktı.

Bir anda heyecanlandı. Beklediği an gelmiş miydi acaba? Eğer bir yiğit gerçekten oraya Osmanlı sancağını dikerse, artık kimse Osmanlı askerini tutamazdı. Heyecanla yanındakilere seslendi.
– Vezirlerim, ağalarım, beylerim benim gördüğümü siz de görür müsünüz? Birisi karşımızdaki burçta asılı olan Bizans bayrağını söküp attı.

Onlar da görmüşlerdi ve bir sevinç havası hâkim olmuştu. Ancak devamı gelmemişti. Ayrıca diğer burçtan kesif bir şekilde ok yağıyordu. “İnşaallah kurtulmuştur yiğit asker evladımız” diye mırıldandı.

Şimdi heyecanlı bir bekleyiş başlamıştı. Bu esnada Akşemseddin Hazretleri de çadırından çıkıp yanlarına geldi. Sultan Mehmed, hocasını görünce soru dolu gözleriyle ona baktı. O ise hoş bir eda ile gülümsüyordu. Padişahın yanına geldi ve kafasını herkesin baktığı burca çevirdi ve oradakilerin içini titreten bir sesle oraya doğru seslendi.
– Hasan! Hasan! Hasan! Vakit senin vaktindir evladım. Haydi, Hasan’ım, haydi Ulubatlım gayret az kaldı.

Sonra ellerini açıp bir şeyler okudu ve yüzlerine sürdü ve burca doğru üfledi. Hiç kimse bir şey anlamamıştı ama bir şey de diyemiyorlardı. Nefeslerini tutmuş ne olacak diye bekliyorlardı.

//////////

Bu arada Hasan ayağa kalkıp sancağı takmak için fırsat kolluyordu. Bu sırada bir anda bir esinti oldu ve ok yağmuru durdu. Sanki birileri kulaklarına bir şeyler fısıldıyordu. Bir an durdu, dinledi ve sonrasında gözleri ışıldadı, iman dolu yüreği kabardı “Baş üstüne ak şeyhim” diye haykırarak ayağa fırladı. Sanki beklediği himmet gelmişti.

Hızlı bir şekilde sancak direğinin olduğu yere geldi ve Osmanlı sancağını oraya taktı. Esen rüzgârla birlikte sancak açıldı ve Bizans’ın en yüksek burçlarından birinde “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazılı yeşil sancak dalgalanmaya başladı.

Hasan bir elinde sancak, diğer elinde havaya kaldırdığı kılıcı ile çıkartabildiği kadar yüksek sesle ve avazı çıktığı kadar haykırdı “Allahü ekber, Allahü ekber, Allahü ekber”.

Sancağın dalgalanmaya başladığını ilk arka sıralardaki askerler gördü. Herkes birbirine göstermeye başladı ve harp meydanında büyük bir heyecan hâkim oldu. “Konstantiniyye düştü, Konstantiniyye düştü. Bakın sancağımız burçta dalgalanıyor. Haydin yiğitler son bir gayret” diye bağırmaya başladılar ve o insan seli büyük bir gayretle tekrar yüklendi.

Bizanslılar da bağrışı duymuşlardı. Osmanlı askerini gayrete getiren bu durum, onların da ümidini kırdı. Zaten hücum başladığından beri müdafaa yaptıkları için yorulmuşlardı. Durumun pek de iyi olmadığını gören Latin askerleri de çarpışa çarpışa geri çekiliyordu. Sancağın dalgalanması ise artık ümitlerini tamamen bitirmişti. Etten duvar çözülmeye başlamıştı. Bozgunun başlaması yakındı. Artık yeniçeri ve sipahiler surlardan içeri akmaya başlamıştı. Zafer kaçınılmazdı.

Burcun üstünde ise Hasan hala bir eli sancakta bir eli havaya kaldırdığı kılıcında öylece duruyordu. Arkadaşlarının surlardan içeriye dolduğunu büyük sevinç ve heyecan ile seyrediyordu. Bu haldeyken gözlerini karşı tepeye çevirip mırıldandı,
– Bu sefer oldu Ak şeyhim. Bu sefer oldu. Önce Allahü teâlânın izni ve keremi sonra sizin himmetinizle oldu çok şükür. Yalnız maksat tam manasıyla hâsıl olmadı şeyhim. O nimete de kavuştuğum zaman vazifem hakikate erecek.

Bu esnada arkasından gürültüler gelmeye başladı. Anlaşılan birileri yukarıya çıkıyordu. Son bir gayret sancağı indirmek için geliyorlardı. Buna kesinlikle müsaade etmemeliydi. Ne pahasına olursa olsun sancağı müdafaa etmeliydi. Hemen çıktığı taşın üstünden indi ve öldürdüğü askerlerden birinin kalkanı ile mızrağını eline aldı. Sancaktan uzaklaştı ve gelenleri beklemeye başladı.

Sesler yaklaştığında Hasan elindeki mızrağı havaya kaldırdı ve merdivenlerden fırlayan ilk çıkan Bizans askerine büyük bir hızla fırlattı. Göğsünden giren mızrak, sırtından çıkmıştı. Böğürerek gerisin geriye merdivene, arkadaşlarının üzerine yıkıldı. Hasan hemen kılıcını kınından çıkarttı. Üzerlerine düşen askerden kurtulan diğerleri, yukarıya çıktılar ve bağırarak onun üzerine atıldılar.

İlk öldürdüğü ile beraber yedi kişilerdi. Bir elinde kalkan, bir elinde kılıç o da hemen onların üstüne atladı. Döne döne dövüşüyordu. Kılıcını ilk savurduğunda iki kişi feryat ederek yere yıkıldı. Sağ tarafından saldıran üçüncüsünün savurduğu kılıcı ise kalkanı ile önledi ve alttan sert bir tekme savurdu. Asker tekmeyi yiyince dengesi bozuldu ve geri geri giderek burçtan aşağıya uçtu. Bir anda üç arkadaşını kaybeden diğerleri bir an durakladılar. Birisi sola, birisi sağa geçti. En iriyarı olanı ise direk karşısından saldırdı.

Hasan bu saldırıyı savuşturdu ama kılıç askerin kaburgalarına girdiği için sıkışmıştı. Çıkartmak için uğraşırken, sol taraftaki Bizanslı üstüne atıldı. Ters bir şekilde yakalanan Hasan, dengesini koruyamadı ve sırt üstü yere düştü, adam da üstüne yıkıldı. Onunla boğuşurken, diğer adam da sancağa doğru hareket etti. Hasan’ın kan beynine sıçradı. Eğer çıkartır ve aşağıya atarsa her şey berbat olabilirdi. Bir gayret ile adamı üstünden ittirdi ve belindeki hançeri çıkartıp sancağa giden askere fırlattı. Hançer adamın sırtına saplandı ve olduğu yere yıkıldı. Ölmemişti ama hareket edemiyordu. Sonra hızlıca kalkıp adamın göğsünden kılıcını çıkarttı ve üstünden attığı adama saldırdı. Adamın yaptığı hamleyi savuşturup, sağlam bir tekme vurdu ve burçtan aşağıya yuvarladı.

Etrafını kolaçan ettikten sonra sancağa baktı. Çok şükür dalgalanmaya devam ediyordu. Ona doğru yürüdü ama bir an kalakaldı. Bir ıslık sesi ile beraber sırtında bir yanma ve acı hissetti. Gözleri karardı, nefesi kesildi. Sendeleyerek sancağa doğru gitti ve direğine sıkı sıkıya yapıştı ve ona yaslandı. Bu arada iki ıslık sesi daha geldi ve Hasan arka arkaya sarsıldı. Birisi omzuna, birisi sırtına iki ok daha saplanmıştı. Artık ayakta durmakta zorlanıyordu. Takati kalmamıştı, kendini tutamadı ve dizlerinin üstüne çöktü. Fakat bir eli hala sancaktaydı. Bırakmaya da niyeti yoktu. Gözleri yavaşça kapandı. Bu esnada birinin ona seslendiği hissetti. Gözünü zorla da olsa açtı ve karşısında Ali’yi gördü. Gülerek kendisine el sallıyordu. Bir yandan da bir şeyler söylüyordu.
– Hasan artık vazifen tamam oldu. Ak şeyhine de bana da vermiş olduğun sözü tuttun. Haydi, gel artık. Bizi cennet ve şehitler bekliyor. Haydi, oyalanma gel.

Hasan’ın acı ile keskinleşmiş yüzü rahatladı ve adeta nurlandı. Sonrasında yüzünü tatlı bir gülümseme kapladı. Fakat daha vazifesi bitmemişti. Kale tamamen ele geçirilene kadar sancağı muhafaza etmeliydi. Ali’ye dönüp seslendi.
– Daha değil can kardeşim. Daha değil. Hele fetih kesinleşsin gelirim. Az bekleyin hele, az bekleyin.

Son bir gayretle kılıcına yapıştı ve duvara yaslanarak ayağa kalktı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi sancağın yanında dikilmeye başladı. Sırtında üç tane ok vardı ama sanki o hiçbir şey olmamış gibi dimdik duruyordu. Tam bu sırada üç ok daha vınlayarak geldi ve bu sefer göğsüne saplandı. Ama on hiçbir şey hissetmemişti sanki. Sadece “Allah” diye bir nida duyuldu. Kafasını kaldırdı ve gözlerini karşı tepeye çevirdi. Ak şeyhinin sesini duyar gibi oldu. Kendisini tebrik ediyordu.
– Fethin ve şehadetin mübarek olsun Hasan’ım. Cennetteki köşkün hayırlı olsun Hasan’ım. Bu millet seni unutmayacaktır. Kıyamete kadar herkes seni hayırla yâd edecektir Ulubatlı Hasan’ım.”

Yüzünde tarifi mümkün olmayan bir nur belirdi, tatlı bir gülümseme ve yanağının kenarından akan ince bir kan süzmesi ile “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü” diyerek gözlerini kapattı ve ruhun teslim etti. Artık Ulubatlı Hasan da Allah ve resulü yolunda şehit olanlar kervanına katılmıştı. En mühimi de Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem müjdesine mazhar olarak. Ancak o kadar oka rağmen hala adeta taş gibi duruyor, uğruna canını verdiği ve “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazılı sancağı sıkı sıkı tutuyor, bırakmıyordu. Osmanlı askerleri burca çıkıp yanına gelene kadar da bu şekilde durdu. Sancak emin ellere geçince gevşedi ve sancağı bıraktı. Askerler Hasan’ı tutup usulca yere uzattılar ve belindeki kefen kumaşını çözüp üzerine örttüler.

İstanbul’un fethi ile bir çağ kapanıp, yeni bir çağ açıldı. Cihanın nizamı değişti. Roma İmparatorluğu’nun devamı olan köhnemiş Bizans Devleti sahneden silindi. Ufak bir beylikten Avrupa’ya uzanan bir devlet olan Osmanlı ise artık İmparatorluk devrine girdi.

Bu fetih önce Allahü teâlânın izni, Akşemseddin hazretleri gibi manevi sultanların himmetleri ve sonra Ulubatlı Hasan gibi daha nice kahramanların üstün gayretleri vesilesi ile elde edildi. Allahü teâlâ hepsinin derecesini âli eylesin ve bizleri de onları layık bir millet eylesin.

Previous Article

Geç Kalma!

Next Article

Osmanlı ve Selçuklu medeniyetinin temeli

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir