Hoşab’ın manevi sancaktarı

Yorum yapılmamış Share:

Van Havalimanından çıktığınızda sizleri çıplak ve çorak dağlar karşılar. Bu bölgeye ilk defa geliyorsanız ve yeşillikler içinde yaşamaya alışmış iseniz bakar kalırsınız tepelere. Yola çıkmadan önce duyduğunuz “Ankara’yı aştın mı, uzanır çorak dağlar ve araziler” sözünün ne kadar doğru olduğuna şahit olursunuz.

Yol eri yolda gerek
“Yol eri yolda gerek” diyerek arabaya atlayıp yola düşersiniz Hakkâri’ye doğru. Kavurucu sıcaktan gelen fenalık, son ayar çalışan klimanın sayesinde yerini ferahlığa bırakır. Artık arkanıza yaslanıp; bazen düz, bazen iki dağ arasından kıvrıla, kıvrıla ilerleyen yolun ve muhteşem manzaranın keyfini çıkartmaya başlayabilirsiniz. Bir müddet sonra beraber seyahat ettiğiniz abinizin derin bir “ah, ah” demesi ile irkilirsiniz ve arkasından “bu yolların önceki halini bir görseydiniz. Yol demeye bin şahit isterdi” demesiyle de yaşadığınız keyifli ana ara verirsiniz.

Bir şeyler mırıldanır, katıldığınızı söyler sonrasında ise tekrar kendinizi manzara ile baş başa bırakırsınız. Diğer yandan da maşukuna bir an önce kavuşmak isteyen âşık edasıyla kıpır kıpır olan yüreğinizi dizginlemeye çalışırsınız. Gölü, suyu, manzarası, tarihi eserleri falan ama sizin için öncelik yer altıdır. Bunun için yüzlerce kilometre öteden kalkıp gelmediniz mi zaten? Hedef bellidir.

Van’dan ayrıldıktan yaklaşık bir saat sonra, yüksek bir kayanın hemen dibinde mola verirsiniz. Yola çıkmadan önce sıfırlamış olduğunuz arabanın kilometresine bakarsınız tastamam 65 kilometreyi gösterir. İlçenin ismi Gürpınar, kasabanın ismi ise Hoşab’tır. Arabadan iner inmez yolun kenarında buz gibi suyuyla gürül gürül akan çeşmeye koşarsınız. Havasından da suyundan da istifa etmek sizin yararınızadır. Elinizi, yüzünüzü yıkayıp bir de kana kana su içtikten sonra “Elhamdülillah, dünya varmış” dersiniz.

Hoşab Kalesi
Çeşmeyi arkanızda bekleyen arkadaşa bırakıp, kafanızı yukarıya kaldırdığınızda, kayalıkların üstüne kurulmuş muhkem kaleyi görürsünüz. Burçlarında dalgalanan Türk bayrağı ile zamana meydan okumaktadır. Kasabanın ismiyle anılan veya kasabaya ismini veren Hoşab Kalesi’nin geçmişi biraz muammadır. Mahmûdî Kalesi ve Narin Kale adlarıyla da bilinir. Birçok yerinde Urartuların izlerine de rastlarsınız. Bu da ne kadar derin bir mazisi olduğunu ortaya koyar. Dedik ya hikâyesi karışıktır diye, zira üstünde Bizans, Vaspurakan (Ermeni), Abbâsî, Selçuklu, İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Safevî izlerini de görmek mümkündür. Son mührü ise Osmanlı Devleti’ne bağlı Mahmûdî Beyliği vurmuştur. Burasının ehemmiyeti yüksektir. Mazisi de bunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Kaleyi hayret dolu, keskin bakışlar ile süzdükten sonra aklınıza burada bulunmanızın gerçek sebebi gelir. Hemen kaleye sırtınızı döner girersiniz karşıdaki toprak yola. Fazla gitmeden, etrafı taşla çevrilmiş bir alan karşılar sizi. Burası aslında bir mezarlıktır ancak sahipsiz kaldığı için yok olmaya yüz tutmuştur. Bazı kimselerin ise hayvanlarını otlattığını görüp içiniz cız eder. Kapısı olmadığı için, taş duvarın üstünden atlayıp içeri girersiniz. Arabadan indiğinizden beri sizi saran heyecan artmaya devam etmektedir. Otların arasından gözüken ve belki de birkaç seneye tamamen toprak altında kalacak mezar taşlarına dikkat ederek yürürsünüz. Karşınıza ilk olarak yeni restore edilmiş bir medrese ve kime ait olduğu belli olmayan ama kümbet yapısından Selçuklu devrinden kaldığını tahmin ettiğiniz bir türbe çıkar.

Hızlıca bir Fatiha okuyup, medresenin etrafını dolaştığınızda hemen biraz ilerideki dört tarafı taşlarla çevrili yapıyı fark edersiniz. Acemice ve yeşilin çok açık bir tonuyla boyanmış olan türbe yolculuğunuzun ilk hedefidir. Hürmet ile arka tarafına, kapısının olduğu yere dolanırsınız. Kilitli demir kapıdan içeriye baktığınızda, kabrin tam ortasında arz-ı endam eden ters lale, doğru adreste olduğunuzu gösterir size. Kabir taşı geçen zamanın etkisiyle okunmaz ama gelmeden önce ansiklopediyi karıştırdığınızdan bilirsiniz mübareğin ismini. İşte, Hoşab’ın sancaktarı ve kutbu olan Abdurrahman Arvasi hazretlerinin huzurundasınızdır.

Kapının önünde bulduğunuz taşa çöküverirsiniz. Gözlerinizi kapatır tefekküre dalarsınız. Zira dua ederken onu vesile etmek için kim olduğunu bilmek gerektiğinin farkındasınızdır. Bu şekilde inşallah çok daha fazla istifade emek nasip olur. Haydi, birlikte hatırlayalım kim imiş bu mübarek zat?

Abdurrahman Arvasi Hazretleri
Anadolu’da yetişen büyük âlim ve velilerdendir. Seyyiddir, yani hazret-i Hüseyin efendimizin evlâdındandır. İsmi Abdurrahman, babasının ismi Seyyid Abdullah’tır. Muhammed Kutub Arvasi hazretlerinin Âlim-i Rabbani Cemaleddin isimli oğlundan gelir. Van bölgesine gelen ilk seyyiddir. Hoşab kolunun da atası olur.

Yedi-sekiz yaşlarında iken Kur’an-ı kerimi hatmedip Arabi ilimleri öğrenmeye başlar. Kısa zamanda büyük âlim, allâme olur. Zahirî ilimlerde yükseldiği gibi tasavvuf yolunda da ilerleyip kemâle gelir. Zamanının mürşid-i kâmili olur.

Talebe yetiştirmeğe başladığında, yüzlerce hak âşığı huzuruna koşar. Arvas’taki ve Hoşab’taki dergâhı dolup taşar. Civardaki bütün bölgeler, onun nuruyla aydınlanır. İkinci Mahmud Han ona çok hürmet eder, hususi hediyelerle selâmlarını gönderir. Bozuk itikatlara karşı kale vazifesi görür. Memleketimizin sulhuna da hizmeti çok olur. Osmanlı-Türk devleti için bir velinimet olur.

Himmetleri ve kerametleri sadece hayatta olduğu zaman için geçerli değildir. Vefat ettikten sonra da Müslümanların yardımına koşar. Mevlânâ Halid-i Bağdadi hazretlerinin halifesi ve asrının kutbu olan Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî hazretleri de kendisinden ve hususiyetlerinden bahseder.

Abdurrahman Arvasi hazretlerinin muhterem dokuz evladından üç tanesi daha çok bilinir. Birisi Seyyid Lütfullah’tır. Kabri Arvas’tadır Seyyid Sıbgatullah Arvasi hazretleri de bu mübarek zatın soyundan gelir. Diğeri Seyyid Molla Abdülhamid’dir. Arvas’da kalıp medrese, tekke ve zaviyeyi sevk ve idare ederdi. Seyyid Fehim-i Arvasi hazretlerinin de babası olur. Bir diğer ise Seyyid Molla Muhammed’dir. Başkale’ye yerleşir. Nesli buradan çoğalır. Neslinden Abdülhakim Arvasi gibi bir âlim zat yetişir.

Şimdi dua etme ve yakarma vakti
Abdurrahman Arvasi hazretlerinin hayatı anlatmak ile bitmez. Ancak elimizden geldiğince, dilimiz döndüğünce anlatıveririz. Nasibi olanlar dalarlar manevi âleme ve adeta yaşarlar. Her geçen vakit, Mübareğin büyüklüğü karşısında bir kere daha ezilir, adeta olduğunuz yere çömelir kalırsınız. İhtişamı sizi cezbeder ve farklı bir hale bürünürsünüz. Sonrası ise yüreğiniz yakan aşk ateşidir. Bu hal üzereyken, gözlerinizde gözyaşı ve boğazınızdaki düğüm ile elleriniz havaya kalkar. Gelmeden önce sayfa, sayfa yazmış olduğunuz okunanları hediye edersiniz silsile halinde. Ölmüşlerinizi unutmaz zikredersiniz. Sonrası ise Abdurrahman Arvasi hazretlerini vesile ederek Allahü tealaya yakarma vaktidir.

Uzunca süren dua biterken dudaklarınızdan dökülen “Âmin” yakarışınız mübareğin türbesine doğru süzülür. İnşaallah dualarımız kabul olur temennisi ile eller yüze sürülürken yaşlı gözlerle son kez kabre bakarsınız. Sonrasında ayağa kalkar ve geri geri edebe riayet ederek gidersiniz. Gitmek istemeyen ayaklarınız ve bir parçasını kabirde bıraktığınız yüreğiniz ile birlikte.

Ağladığınızı göstermek istemezsiniz ve acele ile arabaya binersiniz. Bir sonraki durağa kavuşma arzusuyla hareket edersiniz ancak geriye bakmaktan da kendinizi alamazsanız. Artık bir bağ kurulmuştur. Uzaklaşsanız da kopmaz, aşk ateşi ile birlikte kurulmuş olan o bağ.

Previous Article

Cihan Padişahını İstanbul’a Sokmayan Çavuş

Next Article

Geç Kalma!

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir