Abbasi Hilafetinin yeniden doğuşu ve Orta Doğu Hâkimiyeti

Yorum yapılmamış Share:

Melik-üz-zahir Rükneddin unvanıyla başa geçen Baybars, vakit geçirmeden çalışmalara başladı. İlk icraatı ise halkın kalbini kazanabilmek için, Kutuz’un çıkarttığı ağır vergileri kaldırmak oldu.

Orta Doğu, günümüzde de olduğu gibi Osmanlı devri hariç karışıklıklarla dolu ve birçok devletin emellerinin olduğu bir bölgedir. Bu sebeple Memlük Sultanlığı’nın içte ve dışta düşmanları hiç eksik olmuyordu. Şimalinde başta Moğollar, Ermeniler ve Kıbrıs Krallığı, cenubunda Nubyalılar ve garbında Berberiler olmak üzere Ülkenin dört tarafı düşmanlarla çeviriliydi.

Birecik, Halep katliamları ve Moğol-Ermeni ittifakı
Bütün bunların farkında olan Baybars, ateşten bir gömlek giydiğinin, kendisini mücadele dolu yılların beklediğinin farkındaydı. Bu sebeple önce devletin içindeki nüfuzunu artırmak ve devletin birliğini sağlamak adına adımlar attı. Melik-ül-Mücahid ünvanlıyla kendini sultan ilan eden Şam naibi Sencer’i ve Kırek’teki Eyyubi emirini bertaraf etti. Sonrasında dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı da müdafaa çalışmalarını başlattı. Sınır kalelerinin mukavemetini artıracak faaliyetlere girişti.

Bu arada sabık sultan Seyfettin Kutuz’un öldürülmesini fırsat bilen Moğollar, onun taraftarlarını ve ona tabi olan emirleri kışkırtarak, 1264 yılında Suriye’ye girip Birecik’e saldırdılar ve şehri yağmaladılar. Sonrasında ise Halep aynı akıbete uğramaktan kurtulamadı. Her iki şehirde de halkın büyük bir kısmı, çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirildi.

Bunu üzerine Baybars, Suriye’ye hareket etti ama onun büyük bir orduyla üzerlerine geldiğini haber alan Moğollar, her şeylerini bırakıp kaçıp gitmek zorunda kaldılar. Birecik’i kayıpsız bir şekilde geri alan Sultan, bir müddet orada kaldı ve kaleyi tahkim ettirdi. Uzunca bir müddet kuşatmaya dayanacak hale getirtip mukavemetini arttırdı. Moğolların bölgedeki hareketlerinden haberdar olabilmek için de Irak’taki kabile reisleri ile görüşüp, kendilerinden istihbarı anlamda destek sözü aldı.

Diğer tarafta ise Humus hâkimi Muzaffereddin Musa ve Suriye kuvvetleri, Birecik’ten kaçıp Hama yönüne giden Moğolları yakalayıp bozguna uğrattı. Üst üste gelen bu zaferler ve özellikle bu son muharebede 1400 kişilik Memlük ordusunun, 6 bin kişilik Moğol kuvvetini ağır bir mağlubiyete uğratması büyük bir neşeye sebep oldu.

Fakat yenilen pehlivan güreşe doymazmış misali saldırmaya devam eden Moğollar, müttefiki olan Kilikya Ermenilerini de Suriye’ye saldırmaları konusunda cesaretlendiriyordu. İlhanlıların hükümdarı Hülagu, kendisinin Altınordu Devleti ile uğraşması sebebiyle Ermeni Kral I. Hetum’dan Suriye üzerine bir taarruz düzenlemesini istedi. Bunun üzerine Ermeni ordusu 1264’te Moğol birliklerinin de desteğiyle Suriye’ye sefer düzenledi ancak bu hareket onlar için yine hüsranla noktalandı.

Memlükler ile Moğol-Ermeni ittifakının arasında gerçekleşen mücadelenin en yoğun olduğu yer, Suriye’nin Kuzey Irak sınırındaki Birecik Kalesi idi. Baybars döneminde Moğollar, Suriye tarafının İlhanlı ileri karakollarına karşı savunulması için büyük önem taşıyan bu kaleye defalarca hücum ettiler. Ancak daha önce kritik bir noktada olması sebebiyle Baybars tarafından tahkim edilen kale 20 yıllık silah ve erzakla teçhiz edilmişti. Bu sebeple kaleyi ele geçirebilmek çok zordu ve beklenildiği gibi bozguna uğrayıp geri çekilmek zorunda kaldılar.

Bir yandan Moğollar, bir yandan Ermeniler ile olan bütün bu mücadeleler, Baybars’ın İslam âlemini tek bir sancak altında toplamak için yapmış olduğu mücadeleye büyük fayda sağlıyordu. Çünkü İlhanlılar ile Memlükler arasındaki muharebe, Ermenilerle ittifak yapan Moğolların direk İslamiyete olan düşmanlıklarından başka bir şey değildi.

Neticede Orta Doğu’da, bir tarafta Memlükler ve yeni İslamiyeti seçmiş Altınordu Hanı Berke’nin, diğer tarafta ise İlhanlılar ve Ermenilerle beraber Hristiyanların olduğu, büyük bir mücadele yaşanıyordu.

Sultan Baybars ve Abbasi hilafetinin yeniden doğuşu
Sultan Baybars, Orta Doğu’nun karmakarışık olduğu bir devirde, devletin devamını sağlayabilmek adına atılacak en önemli adımın bütün İslam âlemini tek bir sancak altında toplamak olduğunun farkındaydı.

Bunun için ise Moğolların mezalimi ile yıkılan hilafet makamını Kahire’de tesis etmesi ve tekrardan ayağa kaldırması gerekiyordu. Halifenin Memlük Sultanlığı’nın koruması altında bulunması, diğer İslam devletleri üzerinde de nüfuz sahibi olmak anlamına gelmekteydi. Baybars, bunun için kesif bir çaba harcarken, tahmin bile edemeyeceği bir fırsat ayağına geldi.

Ancak bunu anlatabilmek için bir müddet önceye, yedi yıl öncesine gitmemiz gerekiyor. Felaket senesi olarak tarihe geçen 1258 yılında Hülagu, Müslüman Türk şehirlerini yok ederek Bağdad’a kadar geldi ve burayı da yakıp yıkarak halkı kılıçtan geçirdi. Son Abbasî Halifesi Muttasım Billah’ı ise aman dilediği halde, atlıların ayakları altında ezdirip feci şekilde öldürdü. Abbasî ailesinin büyük küçük, erkek kadın tüm fertlerini, katlettirdi. En acı olanı da öldürülen kırk kadar şehzadenin daha beşiğinde olmasıydı. Böylece Abbasî Halifeliği yok olmanın eşiğine geldi ve az kalsın koca halifelik daha on üçüncü yüzyılda tarih sahnesinden silinmiş olacaktı.

Allahü tealanın hikmetiyle bir şehzade bu mezalimden, bir sadık adamı vesilesiyle kurtuldu. Tam ismi Ebû’l Kâsım İbnü’l-Bereket Ahmed bin Zâhir El-Mûstensir Billâh olan bu şehzade, 35. Bağdat Abbasi halifesi olan Zahir’in oğlu ve 36. Bağdat Abbasi halifesi olan Mustensir’in erkek kardeşi idi. Kimliğini gizleyerek normal bir insan gibi Kahire’ye sığındı ve uzun yıllar bu şekilde kaldı.

Bu saklanış, yazıya konu olan zamana yani Baybars’ın İslam âlemini tek sancak altında toplamak için uğraştığı devre kadar sürdü. Bir Cuma günü namaza giderken tesadüfen şehzadeyi gören Sultan, onun alnındaki parlaklığı ve yüzündeki asaleti hemen fark etti. Kim olduğunu kendisine sorduğunda aldığı cevap ise bir garip tüccar oldu. Bundan tatmin olmayan Baybars’ın ısrarları karşısında çaresiz kalan Şehzade Ahmet gerçeği açıklamak zorunda kaldı. Hemen onu himayesine aldı ve sarayında uzunca bir müddet misafir etti.

Memlük Sultanı, dört koldan düşmanların saldırdığı ve kesif mücadeleler içinde geçen böyle bir devirde ayağına kadar gelen bu fırsatı değerlendirdi ve şehzadenin de müsaadesini alarak hilafet makamını yeniden tesis etti. Baybars’ın bu hareketi, İslam âleminde asırlardan beri manevi ehemmiyetini muhafaza eden ve büyük önem taşıyan hilafet makamıyla birlikte Abbasi hanedanının da ortadan kalkmasını önlemiş oldu. Ayrıca kendi devletine de İslâm âleminde büyük bir manevi nüfuz kazandırdı.

1261 yılında Sultan Baybars, şehzadeden aldığı müsaade neticesinde, durumu halka açıkladı ve Şehzade Ahmet’i tanıtarak onlardan halife olarak biat etmelerini istedi. Halk bu durumu büyük bir sevinç ve heyecanla karşıladı. Çünkü soyunun dayandığı yer sebebiyle Abbasilere karşı büyük bir hürmet beslenmekteydi. Hatta son dönemlerde Mısır’da ortaya çıkan bolluk ve bereket dahi onun bu şehirde olmasına bağlandı. Neticede İbnü’l-Bereket ismiyle kendisine biat ettiler ve ismi hutbelerde okundu. Namına para basıldı. Fakat halifelik makamı sembolik bir mevkiden öteye gitmedi. Hükümet ve sultanlık işlerini tamamen Baybars’a devretti ve onu Kâsımüd-devle ünvanı ile Mısır ve Suriye’nin hükümdarı ilan etti.

Bu sistem devletin yıkılmasına kadar bu şekilde devam etti. Memlük sultanlarının tahta çıkması ve İslamiyet sancaktarı olması hep halifenin tanıması ile gerçekleşti. Son üç sultana kadar da hep hürmet gösterilen bir mevkide kaldı.

Hilafet ile gelen güç ve Orta Doğu hâkimiyeti
Sultan Baybars’ın Abbasi hilâfetini Mısır’da yeniden tesis etmesi sonrasında bu hâdise Orta Doğu’da ve Müslüman devletler arasında hızlı bir şekilde duyuldu. Sultanlar, hanlar ve devlet adamları sevinçlerini Halife El-Mûstensir Billâh ve Sultan Baybars’a gönderdikleri tebrik ve dua mesajları ile ortaya koydular ve kısa sürede neredeyse bütün Müslüman devletlerle bir ittifak kurulmuş oldu.

Yeni Müslüman olmuş olan Altınordu Hanı Berke de hediyeler ile birlikte bir tebrik mesajı gönderdi ve hizmetlerinden ötürü teşekkür ederek, kendisine biat ettiğini bildirdi. Baybars da cevaben İslamiyeti seçtiği için kendisini tebrik etti ve İlhanlılara karşı cihad için davette bulundu.

Bu davet sonrasında Altınordu Hanı Berke Han’ın Hülagu’ya harp ilan etti ve İlhanlılar’ın cephe sayısı ikiye çıktı. Altınordu kuzeyde İlhanlıları meşgul ederken, Baybars da İlhanlılara büyük destek veren Frenklar üzerine yürüme fırsatı buldu.

Cengiz Han’ın torunu ve İlhanlılar Devleti’nin kurucusu Hülagu’nun ölmesine kadar Moğollar ile çatışmalar zaman zaman devam etti. Ölümünden sonra ise yerine Hristiyan karısından olan çocuğu Abaka geçti ve karışıklık içindeki devleti tekrar eski haline döndürebilmek için çok gayret sarf etti. Annesinin Hristiyan olmasından istifade ederek, doğuda ve batıda Hıristiyan kuvvetleriyle anlaşmalar yaptı. Ayrıca bu süreçte harp ile uğraşmamak için, zaman kazanma maksatlı sulh muahedesi peşine düştü. Bu sebeple 1265 senesinde Baybars’a da bir elçi göndererek teklifte bulundu. Fakat Abaka’nın gerçek niyetini tahmin eden Baybars’ın cevabı ret oldu. Zaten İslam halifesini öldüren, beldelerini yakıp yıkan ve İslamiyetin baş düşmanlarından olan Moğollarla sulh yapmayı da düşünmemekteydi.

Bu sırada Sultan Baybars 1265 ve 1266 yıllarında Suriye’ye iki sefer düzenleyerek Kayseriya, Arsuf ve Sis şehirlerini ele geçirdi. Bunlara karşı koyamayan Abaka, bir kere daha sulh peşine düştü lakin Baybars ömrünün sonuna kadar Moğollarla harp edeceğini bildirerek teklifi sert bir şekilde geri çevirdi. Onu bu yolla kandıramayacağını anlayan Abaka, hırsa kapılarak haçlılarla birlikte bir kere daha Müslümanlara hücum etti. Ancak sonu yine perişanlıkla bitti ve geri çekilmek zorunda kaldılar.

Bu bozgundan istifade eden Baybars, 1267 senesinde Taberiyye ve Akka bölgelerini ele geçirdi. Ertesi sene Yafa, Sakuf ve Arnun şehirlerini zapt ederek Antakya önlerine ulaştı. Burada ordusunu üçe ayırdı. Bir kısmını denizden gelecek yardıma mâni olmak için Suveydiye’de, diğer bölümünü de doğu Hristiyanlarından yardım gelmemesi için Suriye ve Çukurova bölgelerindeki geçitlerde mevzilendirdi. Kendisi ana kuvvetin başına geçerek Antakya’ya hücum etti ve kısa bir süre sonra 1268 senesinin nisan ayında şehri ele geçirdi. 1270 yılında da İsmailliler üzerine yürüyerek onları kendine bağladı.

1271 yılında ise Trablus Prensliği ile yapılan muharebede Safitö, Hisn el Ekrad ve Hısn al Akka’yı ele geçirdi. Dönüşte ise Hısn ul Rarin’i aldı. Aynı sene Akkalılar’a yardım için gelen İngiliz kralı Edward’ın gayretini boşa çıkaran Baybars, haçlılar ile on yıllık bir sulh muahedesi yaptı.

Kendisini ve devletini bütün İslam dünyasının koruyucusu olarak gören Sultan Baybars, Türkmen beylerinin yardım çağrılarına da kayıtsız kalmadı. Karaman, Menteşe ve Eşrefoğlu Türkmenleri ile Selçuklu yöneticilerinin tekliflerini kabul ederek, 1277 senesinde Anadolu üzerine sefer düzenledi. Hedefte ise zulümlerini arttıran Moğollar ve Ermeniler vardı. Halep’ten yola çıktı. Altı gün sonra Elbistan ovasına ulaştı. 15 Nisan 1277’de burada yaptığı muharebeyle Moğolları bir kez daha bozguna uğrattı. Sonra Kayseri üzerine yürüdü. Yol üzerindeki kalelerin beylerini kendine bağladı ve Nisan ayında herhangi bir mukavemetle karşılaşmadan Kayseri’ye girdi.

Artık gerek devleti, gerekse de İslam âlemi için büyük tehlike arz eden Moğolların beli kırılmış, Haçlılar kafalarını kaldıramaz hale gelmiş ve böylece Memlükler lehine Orta Doğu’da büyük bir hâkimiyet kurulmuş oldu.

Orta Doğu’nun kılıcı Baybars’ın ebediyyet seferi
Sultan Baybars’ın hayatı boyunca yaptığı seferler neticesinde gerek devleti, gerekse de İslâm âlemi için büyük tehlike arz eden Moğolların beli kırılmış oldu. Eski güçlerini kaybettiler ve büyük bir bozguna uğradılar. Diğer taraftan Haçlılar da uzunca bir müddet kafalarını kaldıramayacak duruma düştüler.

Artık Orta Doğu’da kısa sürecek olsa da bir sükûnet sağlanmış, Baybars’ın lehine bir hâkimiyyet ortamı oluşmuş oldu. Fakat bu ortamı sağlamak adına ömrü boyunca at üstünden inmeyen ve harbden harbe koşan, Moğolları defalarca yenilgiye uğratan, Anadolu’ya gelişini Allah’ın dinine yardım etme gâyesiyle yapan büyük Sultan, zaferden kısa bir süre sonra Şam’a dönüşünde rahatsızlandı. Muharrem ayının yirmi yedisinde bir Temmuz bin iki yüz yetmiş yedi senesinde vefât etti.

Hayatının en verimli bir devrinde ve saltanatının en parlak ve kudretli bir zamanında ölen Baybars, ortaçağ İslam Türk tarihinin en büyük ve mühim simalarından biridir. Maddi ve manevi birçok hususiyetlere sahip, müstesna bir insandı. Çok güçlü bir vücuda, sağlam bir iradeye, benzeri görülmemiş bir cesarete ve parlak bir zekâya sahipti. Harplerin en tehlikeli anlarında bir nefer gibi, ön saflarda çarpışır, tehlikelerden çekinmezdi.

Sultan Baybars dinine çok bağlı olup, dinin emirlerine uymaya çok dikkat ederdi. Âlimlere karşı saygı ve hürmette kusur etmezdi. Halkının işlerini görmek için kadıların başına kâdılkudâtlar tayini usulünü ilk o çıkartmıştır ve Baybars’tan itibaren, Mısır ve Şam’da dört mezhepten de kadı tayin edilmiştir. Bunların başı Şâfi’î kâdısı olmuş, bu gelenek Mısır’da Mehmed Ali Paşa’nın valiliğine kadar (1804) sürmüştür.

Fıkhi mevzularda da gayet hassas olan Baybars, içki satış ve kullanımını yasaklamıştı. Emrine karşı gelerek şarap içen en yakın adamlarından Sadru’l-Ban-ı kendi eliyle idam ettirdi. Fuhşu önlemek için hayat kadınlarını koca buluncaya kadar hapsettirdiği anlatılmaktadır. Halkın dertlerine kulak verip tebdil-i kıyafet dolaşarak tebaasının şikâyetlerini dinleyip ona göre tedbirler alırdı.

Bir seferinde atlarını bir Müslümanın ekili tarlasına bilerek salan ve mahsule zarar veren askerlerini; “Ben Müslümanları kâfirlerin saldırı ve yağmasından korumak için sefere giderken nasıl olur da bir Müslümana zarar verirsiniz?” diyerek azarladığı ve şiddetli bir şekilde cezalandırdığı vakidir. Yakın komutanlarından Şihabüddin el-Kaymeri’yi İslam beldelerini müdâfaada gayret göstermediği için derhal görevinden azletmesi de kayırmacılıktan uzak, hakkaniyetli bir siyaset takip ettiğini göstermektedir.

Devrin her türlü kara ve deniz harp mühimmatının yapımına büyük ehemmiyet vererek, tersaneler inşâ ettirmişti. Harp ganimetlerinin hepsini askerlere dağıtır, böylece askerlerin gönlünü alırdı. Ancak haksızlık ve zulme pirim vermezdi. En hassas olduğu ve müsaade etmediği nokta ise cihat esnasında yılgınlık gösterilmesiydi. Böyle durumlarda ağır cezalar verir, kesinlikle affetmezdi.

Bunun en mühim örneklerinden bir tanesi Birecik muharebesidir. Moğollar 1264 kışında Birecik’e taarruz ettiğinde hazırlıksız yakalanan Baybars, ordusunu toplayamadığı için sadece kendi Memlüklerden oluşan hassa birliği ile Birecik’e yardıma koşmak mecburiyetinde kalmıştı. Kahire’den yola çıkan hassa birliğinde kısa süre sonra hoşnutsuzluk çıktı. Askerler develerin bir kısmının hastalanmasını ve bazılarının da telef olmasını fırsat bilerek ayak diretmeye başladılar. Birecik üzerine yürümek yerine, Kahire’ye geri dönmek istediler. Fakat bu durum karşısında geri adım atmayan Baybars, “Burada üç beş deveyle vakit harcayamam. Tek düşüncem, İslamı savunmaktır” sözüyle seferin ve cihadın ehemmiyetine dikkat çekerek, askerlerinin maneviyatını toparlayabilmiştir.

En önemlisi ise artık Orta Doğu’nun eski karışık hali sona ermiş, İslam sancağı yeniden kuvvetli bir şekilde dalgalanmaya başlamıştı. Artık Baybars tarihin ve Orta Doğu’nun talihinin değişmesine vesile olan sultan olarak anılacaktır.

Previous Article

Osmanlı’nın mahremini kirleten darbe, Genç Osman hadisesi

Next Article

Ayn-ı Câlût Muharebesi, Sultan Baybars ve Orta Doğu’nun talihi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.