Ulu Hakan’a Reva Görülenler

Yorum yapılmamış Share:

1909 yılının yaza hazırlık yapan günleri. Yazın habercisi olan ilkbahar bütün kuvvetiyle kendisini hissetiriyordu. Yıldız sarayının bahçesindeki çiçekler, bütün kokularını sergilemeye başlamışlardı.

Abdülhamit Han besmeleyle yatağından doğruldu. Her gece olduğu gibi bu gece de rahat uyuyamamıştı. Memleketin ahvali hiç de iyi gözükmüyordu. Abdülhamid Han’ın yaptığı şey ise, çökmemesi için viranenin temellerine destekler döşemesiydi. Ne var ki İttihat Terakki partisinin beceriksiz ve deneyimsiz siyasetçileri bu destekleri bilerek veya bilmeyerek kırmaya çalışıyorlardı.

Yatağın baş ucundaki zili çeker çekmez Murtaza Efendi kapıda gözüktü. Abdülhamid Han kafasını çevirerek yorgun ve üzgün gözlerle Murtaza Efendi’ye baktı. Murtaza Efendi bir müddet padişahın konuşmasını bekledikten sonra üzgün bir sesle konuşmaya başladı.

– Padişahım kendinizi bu kadar yormasanız. Bu devletin ve milletin size ihtiyacı vardır. Kaç gündür doğru dürüst birşey yemiyorsunuz. Uykusuzluk iyice problem olmaya başladı.

Bu söz üzerine Abdülhamid Han tebessüm etti ve Murtaza Efendi’ye dönerek;

– Hangi milletin Murtaza Efendi hangi milletin! Eğer şu sarayın dışındaki etrafına koşuşturan insanları kastediyorsan, daha dün o insanlar değilmiydi “Kızıl Sultan Defol” diye bağıranlar. Öyle tahmin ediyorum ki, ittihatçılar yakamızı rahat bırakmayacak Murtaza Efendi. Kendi cahilliklerinden devlete çomak soktuklarının farkında değiller. İngilizlerin gösterdiği yönde ilerlemeyi meziyet zannediyorlar.

Bu sözleri söyledikten sonra gözlerini pencereye çevirdi ve gözleri karşı kıyalara daldı gitti. Bir müddet sonra Murtaza Efendi’nin konuşmasıyla kendine geldi.

– Padişahım kahvaltınızı hazırlattım, buyursanız da yeseniz.

– Kahvaltı yiyecek hal mi kaldıkı ki Murtaza Efendi.

– Efendim kendinizi biraz zorlasanız.

– Tamam Murtaza Efendi, gelirim birazdan.

Abdülhamid Han giyinip kahvaltı odasına yöneldi fakat daha odaya giremeden aşağıdaki heyecanlı konuşmalara kulak kabarttı. Birileri heyecanlı heyecanlı birşeyler anlatıyordu. Kendisinin de ismi geçince aşağıya inmek zorunda hissetti ve merdivenlere yöneldi. Merdivenlerden aşağıya inerken yarı yolda Mabeyn Baş Katibi Cevat Bey’le karşılaştı.

– Cevat Bey hayırdır bu tartışmaların sebebi nedir.

– Padişahım bir haberci gelmiş sizi görmek istiyor. Fakat uyuyorsunuz diye rahatsız etmek istemedik. Bir de ….

– Evet Cevat Bey bir de.

– Şey… Padişahım…

– Lafı ağzınızda gevelemeyiniz Cevat Bey derhal söyleyiniz.

– Padişahım edindiğim istihbarata göre bu gelen haberci İttihat Terakki partisinin emrinde çalışan bir haberci. Size bir hal gelmesinden çekindiğim için görüştürmek istemedim.

– Takdirde ne varsa olur Cevat Bey. Siz gerekli emniyeti sağlayın görüşelim.

– Peki Padişahım isterseniz siz yukarıda istirhat buyurunuz, izninizle ben yanınıza çıkartayım haberciyi.

– Tamam ben kahvaltı odasındayım. On dakikaya kadar kahvaltıyı bitiririm oraya getirirsiniz.

– Peki Padişahım.

Cevat Bey aşağıya inerken tekrar kahvaltı odasına yöneldi.

Abdülhamid Han kahvaltısını bitirdikten sonra zili çaldı. Gelen Murtaza Efendi’ye haberciyi getirmelerini söyledikten sonra masadan kalkarak camın kenarındaki makamına geçti.

Haberci içeri girdiğin de Abdülhamid Han camdan boğazı seyrediyordu. Dalgın gibi gözüktüğü için Cevat Bey birşey söylemedi, kendilerini farketmesini bekledi. Abdülhamid Han bir müddet sonra gözlerini camdan çekip, habercinin üzerine dikti. Cevat Bey Abdülhamid Han ile habercinin arasındaydı. Önlem olarak habercinin iki yanında saray muhafızı duruyordu. Abdülhamid Han bir müddet haberciye baktıktan sonra yumuşak bir ses tonuyla sordu.

– Hayırdır haberci evladım sabahın bu erken vaktinde bu acele haber nedir?

Haberci yere diktiği gözlerini yerden kaldırmadan sıkıntılı bir sesle cevap verdi.

– Devletlüm haber partiden gelmektedir. Dün akşamki yapılan gizli toplantının neticesini bildirir niteliktedir.

Dedikten sonra cebinden çıkardığı mührü ve haberi öpüp alnına koydu ve Abdülhamid Han’a verdi. Mühür Abdülhamid Han’ın kurdurduğu gizli teşkilatın bir simgesiydi. Abdülhamid Han haberi açmadan önce Cevat Bey’e dönüp kendilerini yalnız bırakmasını söyledi.

Cevat Bey, son zamanlardaki padişah aleyhtarlığından ötürü dışarı çıkma konusunda tereddüt etti ve padişaha kalmasının iyi olacağını söyledi.

– Cevat Bey çıkabilirsin. Haberci evladımızdan bize bir zarar gelmez. Güvenilir has adamlarımızdandır. Yalnız sen kapıda bekle ve ben haber verene kadar, kimseyle görüşmek istemediğimi gelenlere söylersin.

– Padişahım en azından muhafların birisi sizinle kalsa.

– Gerek yok Cevat Bey içiniz rahat olsun.

Cevat Bey muhafızlara işaret edip, istemeye istemeye de olsa dışarı çıktı. Her ne kadar padişah endişeye mehal yok desede, yine de içi rahat değildi. Kapıyı kapatıp muhafızlara koridorun başında beklemelerini söyledikten sonra, kendisi de kapının yanında beklemeye başladı.

Padişah kapı kapandıktan sonra, haberciye döndü ve konuşmaya başladı.

– Söyle bakalım Muzaffer nedir bu mektupta yazanlar. Böyle birşey yapmaya nereden cüret bulurlar. Sakın yanılmış olmayasınız.

– Keşke yanılmış olsak Padişahım. Ama malesef doğrudur.

Abdülhamid Han kafasını yine boğaza çevirip başka bir aleme daldı. Bir müddet düşündükten sonra, önüne döndü ve haberciye baktı.

– Padişahım üzülmeyiniz inşaallah muvaffak olamazlar.

– Biz ona üzülmeyiz Muzaffer. Artık kötü haberler almaya alıştık, bizim alnımıza böyle yazılmış. ilk başta anamızın, daha sonra babamızın ölüm haberlerini aldık. Devletin gidişatıyla ilgili hergün kötü haberler geliyor. Gayri alıştık artık olanlara. Ben bunlara, bu mektubun altına imza atanlara üzülüyorum.

– O nedendir padişahım? Onlar sizin halliniz için uğraşıyorlar, siz onlar için üzüldüğünüzü söylüyorsunuz.

– Bunun vebalini ahirette nasıl verecekler onu düşünür, onlar için üzülürüm.

Muzaffer bir kere daha Abdülhamid Han’ın padişahlığın yanı sıra ne denli bir gönül insanı olduğunu gördüğü için, hizmetinin ona ve onun devamında Yüce Allah’a olduğunu gördüğü için şükretti.

– Ayrıca Padişahım haberde denildiği gibi, bugün Gazi Ahmet Muhtar Paşa sizin hal edilmeniz için Mebuslar Meclisine teklif sunacak. Edindiğimiz istihbaratlar neticesinde meclis tarafından da bunun kabul edileceğini biliyoruz. Fakat hal belgesini imzalayacak bir müftü bulmaya çalışıyorlar. Çoğu mütftü bunu imzalamayacaklarını beyan ettiler.

– Bulurlar Muzaffer bulurlar. Bütün bunları yapanlar, menfaati uğruna o belgeye imza atacak müftüyü de bulurlar. Ne yapalım hayırlısı neyse o olsun.

– Padişahım yapacak birşey vardır. Emir verdiğiniz takdirde, hemen saray etrafında askeri teşkilatlanmaya gidilir. Geleceklere karşı tedbir alınılır.

– Gerek yoktur. Biz nasıl geldiysek öyle gideriz. Hele bir gelsinler bakalım.

Konuşmasını bitirdikten sonra el işaretiyle haberciye çıkabileceği işaret etti. Haberci padişahın elini öptükten sonra geri geri adımlarla kapıdan dışarı çıktı. Dışarıda ise Cevat Bey meraklı gözlerle kendisini süzüyordu. Hiç birşey söylemeden hızlı adımlarla merdivenlerden inip dışarı çıktı.

Cevat bey içeri girip girmemek konusunda kararsızdı. Çok önemli bir haber olduğu, padişahın kendisini dışarı çıkartmasından belliydi. Bunları düşünürken zilin çaldığını duyunca kapıyı tıklattı ve içeri girdi. Abdülhamid Han düşünceli bir haldeydi. Cevat Bey’i görünce üzüntülü bir şekilde onu çağırdı.

– Gel Cevat. Meclisi Mebusan’ın ettiğini duydun mu? Bizim için hal kararı alacaklarmış. Hemde teklif Gazi Ahmet Muhtar Paşa tarafından sunulacakmış.

Cevat Bey haberi duyunca vurulmuşa döndü. Nasıl böyle bir şey yapılabilirdi. Abdülhamid Han’ın bu devlet için yaptığı işler nasıl bir anda gözardı edilebilirdi.

– Padişahım bir fitne olmasın bu. İzin verirseniz hemen araştırtalım.

– Gerek yok Cevat. Gelen haberin sağlamlığından şüphe etmem.

– Efendim hemen emir verelim o zaman, muhafızlar tayakkuza geçsinler.

– Hayır Cevat Bey gerek yoktur.

– Ama padişahım ….!

– Bırak Cevat bey bırak, ne isterlerse yapsınlar. Otuzüç sene millet ve devletim için, memleketimin selâmeti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek te Resulullahtır. Bu memleketi nasıl buldumsa öyle teslim ederim. Boşuna kargaşa oluşturmaya hiç gerek yoktur. Hem bir müslüman olarak müslüman askeri, müslüman askere nasıl kıydırtırım Cevat Bey.

– Haklısınız padişahım. Doğrusunu siz bilirsiniz.

– Sakın herhangi bir tertibat almayasınız ve çok dikkatli olasınız ki, en ufak bir kıvılcım sonunu tahmin dahi edemeyeceğimiz, felekatlere sebep olur. Elbetteki gerekli ufak tefek tedbirleri de elden bırakmayınız.

– Peki padişahım siz nasıl arzu buyurursanız. Müsadenizle gerekli işlemleri halletmek için çıkmak istiyorum.

Abdülhamid Han eliyle, Cevat Bey’e çıkabileceğini işaret etti. Otuzüç senelik saltanatının sonunun geldiğini hissediyordu. Ellerini açarak Allâhü Teâla’ya dua etti.

– Yâ Rabbi! Sen büyüksün ve herşeye kadirsin. Amacımın saltanat sürmek olmadığını, yaptıklarımı senin rızan için yaptığımı sen biliyorsun. Gelenlerden değil, ahirette yüzümün kara çıkacağından korkarım. Sen yüzümü kara çıkarma, yüzümü ak eyle. Yâ Rabbi alemlere rahmet olarak gönderdiğin Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem’in hürmetine, sevdiklerinin hürmetine, hakkımızda hayırlısı olanı nasip eyle.

Abdülhamid Han, duasını bitirdikten sonra yerinden doğruldu ve yan odada istirahate çekildi.

Cevat Bey kapıdaki muhafızlara dikkatli ve tetikte olmalarını söyleyip bahçeye çıktı. Bahçe de Hassa muhafız kumandanı Kasım Paşa kendisini bekliyordu.

– Hayır ola Cevat Bey. Bir telaş içinde görürüm sizi. Gelen haberci hayır için mi şer için mi gelmiş?

– Hayır olur inşaallah Kasım Paşa. Haberler kötüdür. Gazi Ahmet Muhtar Paşa Padişahımızın halli için meclise teklif sunacakmış. Gelen haberler kabul edileceğini doğruluyor.

– Cevat Bey derhal tertibat alalım o zaman.

– Yok Kazım Paşa yok. Padişahımız razı değildir. Sakın olaki herhangi bir sıkıntı çıkmaya, padişahımız çok üzülür. Gelenler için hiçbir önlem alınmayacak. Fakat tedbiri de elden bırakmayalım. Padişahımıza direk bir suikast tehlikesini de gözardı etmeyin.

– Ama Cevat Bey, öylece gelmelerine müsade mi edeceğiz.

– Malesef paşam, malesef. Padişahımızın fermanı o yöndedir.

– Amenna ferman padişahımındır. Lakin öylece gelmelerine de müsade etmek kanımıza dokunur Cevat Bey.

– Herşey de bir hayır vardır paşam. Siz padişahımızın buyurduğu gibi gerekenleri yapın.

Sarayda bu konuşmalar olurken, Mebuslar Meclisi’nde ise Abdülhamid Han’ın halline ve kalan ömrünü Selanik’teki Alatini Köşkü’nde geçirmesine karar verilmişti. Karardan sonra bütün Osmanlı devletini temsilen bir heyet seçtiler. Heyetteki kişiler Yahudi Emanuella Karasu, Arnavut Esat Toptani, Ermeni Aram Efendi ve Arif Hikmet Paşa’dan oluşuyordu. Ne hazindir ki, bir osmanlı türk padişahını hal etmeye, içinde bir türkün olmadığı ve ne idüğü belli olmayan ve en kötüsü de içinde bir yahudinin olduğu bir heyet gidiyordu.

Heyetin yapması gerek son şey bir müftiye bu kararı imzalatmaktı. Çünkü karar anca o şekilde geçerlilik kazanıyordu. Fakat, bu imzayı imzalatacak müftüyü bulmaları zordu. Bazı müftüler böyle bir yükümlülüğün altına girmek istemedikleri için, bazıları da Abdülhamid Han’ın hal edilmesini istemedikleri için imza atmak istemiyorlardı.

Ne yazikki fitnenin kol gezdiği o günler de, isteklerini yaptırtabilecek bir müftü buldular. Fakat o kadar uğraşa rağmen müftü imza atmamakta direniyordu. Heyet kendileri bu işi yapamayacaklarını anlayınca, devreye Elmalılı Hamdi Efendi’yi soktular.

– Müftü efendi anlayamıyorum niçin fetvayı imzalamamak konusunda ısrarında sabitsin. Senin için çok büyük bir istikbali vardır bu fetvayı imzalamanın.

Müftü efendi derin bir üzüntü girdabında boğulmak üzere hissetti kendisini. Demek ki Devlet-i Ali-i Osmaniyye’de artık Halife’ler böyle durumlara kadar düşeceklerdi. Gözlerinden düşen bir damla yaşa aldırmadan, Hamdi Efendi’ye çıkıştı.

– Bakınız Hamdi efendi. inanıyorum ki siz şu anda yaptığınız işini vahamiyetini anlayamamaktasınız. Sultan Abdülhamid gibi bir padişahı, tahttan indirmek bu devlete zeval getirmekle aynıdır. Lütfen yaptığınız işi bir kere daha düşününüz.

– Siz merak buyurmayın Müftü efendi, yeni gelecek olan hükümet devleti Sultan Abdülhamit’ten daha iyi yönecektir ve Devlet-i Ali-i Osman eski günlerine, özlenen günlerine yelken açacaktır. Çok önemli işlerin yapılması planlanmaktadır. Ben bizatihi bunun içindeyim ve biliyorum.

Hamdi Efendi ikna için uğraşırken, heyet sabırsızlanmaya başlamıştı. Heyet bu işin biran evvel bitirilmesini istiyordu. Elmalılı Hamdi Efendi gidaşatın kötü olduğunu görünce müftü üzerinde son kozunu kullandı.

– Bakınız Müftü efendi, olayını ciddiyetini anlamamakta diretiyorsunuz. Bu imza için gelen heyet çoktan Sultan Abdülhamid’i öldürmeyi kafalarına koymuşlardır. Fakat biz bu şekilde kan dökülmeden halline ikna ettik. Eğer bugün bu imzayı imzalamazsanız, yarın ahirette Sultan Abdülhamid’in kanına girmenin hesabını siz de çekersiniz. Sultan Abdülhamid’in ölmesini mi istersiniz yoksa?

– Haşa!

– Öyleyse bu tereddüt nedendir Müftü efendi. Bu fetvaya onaylamakla bir yönden Padişah Efendimizin hayatını kurtarmış olacaksınız.

– Hamdi efendi, Hamdi efendi bu fetvada yazdıklarınızın hiçbiri doğru değlidir. Ben bunun altına imza atmakla bu vebali boynuma geçirmiş olacağım.

– Efendi bizim edindiğimiz bilgiler doğrudur ve gerçektir. Hem malumunuzdur ki bu imza ile, belki yüzlerce insanın canını kaybetmesine engel olacaksınız. Sizin nezdinizde bu fetva yanlış olsa bile, imzalanmadığı takdirde gelişecek olayların vebalinden kurtulmuş olacaksınız.

– Hamdi efendi, bu fetvayı bana imzalatabilmeniz için beni öldürmeniz gerekirdi. Amma velakin sizin de dediğiniz gibi, Padişah Efendimizin ve onca masum insanın kanı akmasın diye fetvayı imzalayacağım. Biliniz ki, ileride çocuklarımız ve torunlarımız sizleri lanetle yâd edecektir.

Müftü istemeye istemeye de olsa kararı imzaladı ve devamında şu sözleri söyledi.

– Allahü Teala sizleri ıslah etsin. Yaptığınız iş, iş değil, tuttuğunuz yol, yol değil.

Müftünün söylediği bu sözler, havada asılı kaldı. Heyetin padişahı tahttan indirebilmesi için için artık hiçbir engel kalmamıştı. Heyet ellerinde karar, sarayın yolunu tuttular.

Saray da yapılan misafir hazırlıkları, diğerlerine benzemiyordu. Ulu Hakan Abdülhamid Han’a hal kararını bildirecek olan misafirler için hazırlanıyorlardı. Aslında devletin selametine ve bekasına darbe vuracak olan ekibi bekliyordu saray. Abdülhamid Han’ın hal edileceği haberi, kısa sürede sarayda yayılmış, herkesi üzüntü ve endişe kaplamıştı.

Heyetin gelmek üzere olduğu haberi üzerine telaş biraz daha arttı. Herkes teyakkuzdaydı. Herhangi bir mukavemet emri almamışlardı ama hertürlü ihtimali de düşünmüşlerdi. Heyet, yanlarına aldıkları bir grup askerle, sarayın kapısından girdiklerinde bütün saray çalışanları ve saray halkı delici bakışlarla, gelen heyeti süzüyordu. Herkes son bir ümit padişahtan haber beklediler. Bir işaret, bir emir ama o emir gelmeyecekti.

Heyet, sanki davete gelmiş gibi yavaş yavaş, sarayın avlusundan geçip kapının önünde durdu. Kapılar açıldı, askerler atlarından indi. Heyet askerlerin korumasında arabadan indi ve kapının önünde durdu. Cevat Bey gelenlere göz gezdirdikten sonra, heyete döndü.

– Buyrun beyler hoşgeldiniz. Padişahımız sizi beklemektedir. Yalnız askerler geri kalsınlar.

Heyet biran için itiraz edecek oldu ama Cevat Bey onları susturdu.

– Merak buyurmayın beyler. Sizin için bir tehlike yoktur. Bilirsiniz törelerimizde misafire zarar verilmez. Buyurun lütfen, padişahımızı bekletmeyelim.

Askerleri geride bırakarak Cevat Bey’in peşinden saraya girdiler. Abdülhamid Han’ın bulunduğu odanın kapısına geldiklerinde Cevat Bey, beklemelerini söyledi ve kapıyı tıklatıp içeri girdi.

Abdülhamid Han makamında oturuyordu. Cevat Bey selam verdikten sonra gelenlerin haberini verdi.

– Efendim, Millî Meclis’ten heyet geldi, sizi görmek istemektedirler.

– Heyet’te kimler vardır Cevat Bey.

– Efendim, Arnavut Esat Toptanî, Laz Arif Hikmet Paşa, Ermeni Aram Efendi ve Yahudi Karasu Efendi.

Abdülhamid Han’ın yüzünde acı bir gülümseme belirdi ve anlayabileceklerin yüzlerinde kırbaç etkisi yapacak şu sözleri söyledi.

– Bir Türk padişahına ve İslam halifesine hal’ kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı? Takdir Cevdet Bey Takdir. İçeri buyur et misafirleri, bakalım neyi nasıl derler.

Heyet içeri girdiğinde, padişahı görünce bir an irkildiler. Abdülhamid Han sert bir şekilde onları süzmekteydi. Heyetin verdiği selamları alıp, karşılık verdikten sonra konuşmaları için işaret etti. Fakat heyette kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Padişah onları bakışlarıyla ezmişti.

Başta duran Arnavut Esat Toptani, bir an cesarete gelip, futursuzca ve terbiyesiz bir uslupla, korkularını yenmek için bağırdı.

– Kararı açıklıyorum, Millet seni azletti.

Abdülhamid Han, sert bir bakışla Esatp Toptani’yi ezdikten sonra, vakur bir ifadeyle konuştu.

– Yanlış anlamadıysam hâl’ettik demek istiyorsunuz. Ben Türklerin ve Müslümanların hâlifesiyim. Hâl’ edecekse beni onlar hâl’ etmeliydi. Sen yahûdîsin!, sen ermenisin!, sen nankörsün!”

Son kelemesini öyle bir sert şekilde söyledi ki; saray bu sözle yankılandı. Heyet ister istemez, bir adım geri atmak zorunda kaldılar. Hepsinin yüzlerinden şaşkınlık ve korku okunuyordu. Biran ne yapacaklarını şaşırdılar ve kalakaldılar. Abdülhamid Han sözünün devamında, üç kere; “zâlike takdîru’l azîzil alîm” (Azîz ve kâdir olan Allâh’ın takdiridir.) dedi. Bunu o kadar derinden söyledi ki; saray da, ordu da bu sözden ötürü titredi.

Heyetin içinde kendini ilk toplayan, Arif Hikmet Paşa oldu. Padişahtan izin isteyip elindeki fermanı okumaya başladı.

– ‘İmam-ı Müslimin olan Zeyd bazı mesail-i mühimme-i şer’iyyeyi Kütüb-i şeriyyeden tayy ü ihraç ve kütüb-i mezkûreyi men ü hark ü ihrak…’

Fetvada ‘Kütüb-i şerr’iyeyi hark ü ihrak’ yani şerî kitapları yırtıp yakma sözleri geçince, Abdühamid Han bir anda celallendi ve yüksek sesle Arif Hikmet Paşa’ya seslendi.

– Ey şaşkın! Ben hangi kütüb-i şeri’yyeyi yakmışım ki, bana bu suçlamalarda bulunursunuz. Haşa! Kesinlikle böyle bir hareketim vuku bulmuş değildir.

Abdülhamid Han’ın bir anda parlaması, Arif Hikmet Paşa’nın gözünü korkuttu. Yardım istercesine diğerlerine baktığında onların da aynı durumda olduğunu gördü. Kendini toplayıp, titrek ve korku dolu bir sesle fetvayı bitirdi.

– Bu kararı hangi makam vermiştir Arif efendi.

– Meclis-i Millî padişahım.

– Ya… öyle mi, Meclis-i Milli demek ki.

Abdülhamid Han bir müddet Arif Hikmet Paşa’yı süzdükten sonra, tarihe altın harflerle yazılacak şu sözlerini söyledi.

– Otuzüç sene millet ve devletim için, memleketimin selâmeti için çalıştım. Elimden geldiği kadar hizmet ettim. Hâkimim Allah ve beni muhakeme edecek te Resulullahtır. Bu memleketi nasıl buldumsa öyle teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk’ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetlerime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak oldular. Sizleride buna alet ettiler.

Heyet darbe üstüne darbe yiyordu. Bu darbeyle bir kere daha sallandılar. Korku ve endişe ile bekliyorlardı.

Abdülhamid Han, gözlerini kapatıp bir müddet bekledi. Heyet tedirgin bir vaziyette, padişahın söyleyeceği sözü bekliyordu. Çıkmaya cesaret edemiyorlardı çünkü, Abdülhamid Han henüz çıkmalarını işaret etmemişti. Bir miktar zaman geçtikten sonra padişah gözlerini açtı. Arif Hikmet Paşa öne çıkarak, konuşmak için istedi ve ürkek bir edayla konuştu.

– Emirleriniz nedir padişahım. Bir emiriniz yoksa çekilmeyi arzu ederiz.

– Emrimiz yoktur hikmet paşa. Hem zaten Meclisi Milliniz bizi padişahlıktan hal etmedi mi? O halde emrimiz olamaz, sadece rica ederiz.

– Estağfirullah padişahım, ne ricanız olursa onu biz emir telakki ederiz.

– Sadece Meclisin hakkımızdaki kararını, merak etmekteyim hikmet paşa.

– Meclisimiz sizin ve hareminizin, Selanik’teki Alatini Köşkü’ne nakline ve orada ikametinizin devamına karar vermiştir.

– Yani şu İstanbul’da kalmamıza dahi müsade edilmiyor öyle mi.

– Efendim Zatı Şahanelerinizin Selanik’te rahat edeceğini ve oraya kadar asker evlatlarımızın koruması eşliğinde gideceğinizi belirtmem söylendi efendim. Zatı şahanelerinizin ve hareminizin rahatının sağlanacağından, emin olunacaktır efendim.

– Peki efendiler, maksat anlaşılmıştır. Artık çekilebilirsiniz.

Heyet çıktıktan sonra sarayda, ayrılık hazırlıkları başladı. Artık Devleti Ali Osman’ın başında Abdülhamid Han yoktur. Ve artık Devleti Ali Osman’da yoktur. Çünkü o günden itibaren, üç kıtaya hükmetmiş koskoca Osmanlı Devleti, hızlı bir düşüşle ondört yıl gibi kısa bir zamanda darmadağan oldu ve yıkıldı.

Abdülhamid Han bir jandarma bölüğünün koruması altında, üç kızı ve iki oğluyla beraber Selanik’e doğru yola çıktı. Giderken hiçbirşeyini almasına izin vermediler. Kendisini koruyan bölüğe ise Fethi Bey kumanda ediyordu. Abdülhamid Han ve ahvali trene bindirildikten sonra Fethi Bey’e inilecek olan istasyona kadar kesinlikle durmamasını tembih edip treni uğurladılar.

Trenin İstanbul’dan ayrılmasıyla, İstanbul sahibini kaybediyordu. Sessiz gözyaşlarını. içine akıtıyordu koca İstanbul. Ama İstanbul’un bu sessiz gözyaşları Koca Sultan’ın, Ulu Hakan’ın, Abdülhamid Han’ın, 33 sene Osmanlı Devletini sükünet içerisinde idare etmiş olan Halife’nin, gecenin karanlığın da sessiz sedasız bir şekilde, Selanik’e sürülmesini engelliyemiyordu.

Yolcular inecekleri olan istasyona gelmeden bir durak önce indirildi. Abdülhamid Han Fethi Bey’e burasının neresi olduğunu sordu.

– Hayırdır Fethi Bey. Burası ineceğimiz istasyon değildir.

– Evet efendim. Tedbir için bir önceki istasyonda indik. Bundan sonrasını arabalarla gideceğiz. Buyurun sizin ve ahvaliniz için ayırttırdığımız arabaya bininiz.

– Peki Fethi Bey.

Trenle başlayan yolculuğa arabalarla devam edildi. Kafile Alâtini Köşkü’ne geldiklerinde, İstanbul’daki kaldıkları sarayın aksine, burası sessizliğin merkezini oluşturuyordu. Alâtini Köşkü, Selanik’te Yalılar semtinde, İtalyan uyruklu un tüccarı Yahudi Giorgio Allatini’ye ait dört katlı bir bina idi. Fethi Bey yolcuları yerlerine yerleştirdikten sonra Abdülhamid Han’ın yanına çıktı.

– Efendim, burası bundan sonra kalacağınız köşk. Ben ve askerlerim sizin korumanız için ve emirleriniz için sizinle birlikte kalacağız.

– Demek ömrümüzün kalan günlerine geçireceğimiz yer burası.

– Evet efendim. Bu arada efendim, verilen emirler çerçevesinde dış dünya ile ilgilenmeniz yasaklanmıştır. Gazete, dergi ve radyo gibi araçları bulunduramayacaksınız.

– Demek üstüme bu kadar düşerler Fethi Bey. İstanbul’dan uzaklaştırılıp Selanik’e sürülmem, gazete okuma yasağı.

– Özür dilerim efendim, emirler böyle. Belirli aralıklarla İstanbul’dan bir heyet kontrol için buraya gelecek. Geldiklerinde herhangi bir sıkıntı olursa, benim size yapacağım iyilekler beni yakacağı gibi, geri kalan zaman için size daha da sıkıtı olur.

– Anlaşıldı Fethi Bey anlaşıldı. Nasıl gerekiyorsa o şekil yaparsınız. Şimdi biraz dinlenip, istirahat etmek istiyorum.

– Peki efendim, müsadenizle.

Bundan sonra Abdülhamid Han’ı, sıkıntılar için de bir hayat bekliyordu. Dış dünyadan haberi olmadan, devletin gidişatından habersiz bir şekilde geçen hayat. Bu durum üç yıl sürdü. Abdülhamid Han’ın kurduğu ve İttihat Terakki partisinin özenle bozduğu dengelerin, tamamen yıkılmasını fırsat bilen Yunanistan, Osmanlı Devletine harb ilan etti.

Bu haberler İstanbul’a ulaştığın da, büyük kabine denilen Gazi Ahmed Muhtar Paşa kabinesi, Sultan Abdülhamid Han’ın Selanik’te muhafazası zorlaşacağından, İstanbul’a nakledilmesini kararlaştırdı. Bunun için Selanik’e gönderilmek üzere bir heyet hazırlatıldı. Heyet, Abdülhamid Han’ın aynı İstanbul’dan Selanik’e sürüldüğü gibi sessizce, tekrar İstanbul’a getirilmesiyle görevliydi. Fakat, Abdülhamid Han bu kararı doğru bulmadığını ve İstanbul’a kaçmak istemediğini söyleyince zor durumda kaldılar.

Netice de hal edilmiş olsa bile o sabık padişahtı. Düşmanın eline geçerse, kendilerine karşı koz olarak kullanılacağından korktukları için, kardeşi Sultan Reşad Han’nın devreye girmesini istediler.

Abdülhamid Han, gözlerini kapatıp bir müddet bekledi. Heyet tedirgin bir vaziyette, padişahın söyleyeceği sözü bekliyordu. Çıkmaya cesaret edemiyorlardı çünkü, Abdülhamid Han henüz çıkmalarını işaret etmemişti. Bir miktar zaman geçtikten sonra padişah gözlerini açtı. Arif Hikmet Paşa öne çıkarak, konuşmak için istedi ve ürkek bir edayla konuştu.

– Emirleriniz nedir padişahım. Bir emiriniz yoksa çekilmeyi arzu ederiz.

– Emrimiz yoktur hikmet paşa. Hem zaten Meclisi Milliniz bizi padişahlıktan hal etmedi mi? O halde emrimiz olamaz, sadece rica ederiz.

– Estağfirullah padişahım, ne ricanız olursa onu biz emir telakki ederiz.

– Sadece Meclisin hakkımızdaki kararını, merak etmekteyim hikmet paşa.

– Meclisimiz sizin ve hareminizin, Selanik’teki Alatini Köşkü’ne nakline ve orada ikametinizin devamına karar vermiştir.

– Yani şu İstanbul’da kalmamıza dahi müsade edilmiyor öyle mi.

– Efendim Zatı Şahanelerinizin Selanik’te rahat edeceğini ve oraya kadar asker evlatlarımızın koruması eşliğinde gideceğinizi belirtmem söylendi efendim. Zatı şahanelerinizin ve hareminizin rahatının sağlanacağından, emin olunacaktır efendim.

– Peki efendiler, maksat anlaşılmıştır. Artık çekilebilirsiniz.

Heyet çıktıktan sonra sarayda, ayrılık hazırlıkları başladı. Artık Devleti Ali Osman’ın başında Abdülhamid Han yoktur. Ve artık Devleti Ali Osman’da yoktur. Çünkü o günden itibaren, üç kıtaya hükmetmiş koskoca Osmanlı Devleti, hızlı bir düşüşle ondört yıl gibi kısa bir zamanda darmadağan oldu ve yıkıldı.

Abdülhamid Han bir jandarma bölüğünün koruması altında, üç kızı ve iki oğluyla beraber Selanik’e doğru yola çıktı. Giderken hiçbirşeyini almasına izin vermediler. Kendisini koruyan bölüğe ise Fethi Bey kumanda ediyordu. Abdülhamid Han ve ahvali trene bindirildikten sonra Fethi Bey’e inilecek olan istasyona kadar kesinlikle durmamasını tembih edip treni uğurladılar.

Trenin İstanbul’dan ayrılmasıyla, İstanbul sahibini kaybediyordu. Sessiz gözyaşlarını. içine akıtıyordu koca İstanbul. Ama İstanbul’un bu sessiz gözyaşları Koca Sultan’ın, Ulu Hakan’ın, Abdülhamid Han’ın, 33 sene Osmanlı Devletini sükünet içerisinde idare etmiş olan Halife’nin, gecenin karanlığın da sessiz sedasız bir şekilde, Selanik’e sürülmesini engelliyemiyordu.

Yolcular inecekleri olan istasyona gelmeden bir durak önce indirildi. Abdülhamid Han Fethi Bey’e burasının neresi olduğunu sordu.

– Hayırdır Fethi Bey. Burası ineceğimiz istasyon değildir.

– Evet efendim. Tedbir için bir önceki istasyonda indik. Bundan sonrasını arabalarla gideceğiz. Buyurun sizin ve ahvaliniz için ayırttırdığımız arabaya bininiz.

– Peki Fethi Bey.

Trenle başlayan yolculuğa arabalarla devam edildi. Kafile Alâtini Köşkü’ne geldiklerinde, İstanbul’daki kaldıkları sarayın aksine, burası sessizliğin merkezini oluşturuyordu. Alâtini Köşkü, Selanik’te Yalılar semtinde, İtalyan uyruklu un tüccarı Yahudi Giorgio Allatini’ye ait dört katlı bir bina idi. Fethi Bey yolcuları yerlerine yerleştirdikten sonra Abdülhamid Han’ın yanına çıktı.

– Efendim, burası bundan sonra kalacağınız köşk. Ben ve askerlerim sizin korumanız için ve emirleriniz için sizinle birlikte kalacağız.

– Demek ömrümüzün kalan günlerine geçireceğimiz yer burası.

– Evet efendim. Bu arada efendim, verilen emirler çerçevesinde dış dünya ile ilgilenmeniz yasaklanmıştır. Gazete, dergi ve radyo gibi araçları bulunduramayacaksınız.

– Demek üstüme bu kadar düşerler Fethi Bey. İstanbul’dan uzaklaştırılıp Selanik’e sürülmem, gazete okuma yasağı.Fethi Bey müsade isteyerek Abdülhamid Han’ın odasına girdi.

– Efendim, müsade buyurursanız bir konuyu arz etmek isterim.

– Buyur Fethi bey, buyur gel.

– Efendim biraderiniz Sultan Reşad Han’dan bir mektup var.

– Ne o Fethi Bey. Ahmed Paşa, kendisinin yapamadığını biraderimize mi yaptırtmak ister.

– Zannedersem mektup o konu üzerine efendim, buyurun mektup.

– Sağolasın Fethi Bey. Mektubu okuduktan sonra, cevabı iletirim sana.

– Peki efendim.

Abdülhamid Han mektubu açıp okudu. Tahmin ettiği gibi, Reşad Han İstanbul’a dönmesini istemektedir. Mektupta kendisini anladığını fakat gerekli olduğu için gelmesinin lazım olduğunu söylüyordu. Abdülhamid Han Reşad Han’ın ısrarı neticesinde İstanbul’a dönmeye karar verdi.

1 Kasım 1912 günü Loreley vapuru ile İstanbul’a getirilen Hakan-ı sabık, ikametine tahsis olunan Beylerbeyi Sarayına yerleştirildi. Sultan Abdülhamid Han, Beylerbeyi Sarayında beş buçuk yıl yaşadı. Bu süre boyunca çok sıkıntılar ve acılar çekti. Kendi çocuklarını bile hafta da bir gün gösterdiler. Çocuklarını kayıklara bindirip sarayın önünden geçiriyorlar, Abdülhamid Han’da pencereden seyrediyordu. Bulunduğu odadan bile çıkmasına müsade etmiyorlardı. Böyle zorlu beş buçuk yıl geçirdi.

Bu müddet zarfında, otuz üç yıl dahiyane bir denge siyaseti ile harp riskine sokmadan ayakta tutmaya çalıştığı devletin bir oldu bittiye getirilerek harb-ı umumi felaketine sürüklendiğine şahid oldu. Bu günlerde yanına gelen hizmetlilerinden savaşı öğrenince, şaşkınlığını gizleyemedi.

– Ne demektir bu Rıza Efendi. Balkan devletleri ne zamandır kendileri ile uğraşmayı bırakıp, toplanıp, toplanıp bizim üzerimize gelmektedir.

– Efendim sizden sonra, Enver Paşa’nın ilk icraatı balkan devletlerinin arasını bulmak oldu. Aralarında barış yaptıktan sonra, bizim üzerimize gelmeleri uzun sürmedi.

– Desene Rıza Efendi, otuz üç yıl boyunca sağladığımız dengeyi bir anda dağıttılar. Bunun hesabını zor verirler Rıza Efendi, zor.

Savaş son şiddetiyle devam ediyordu. İngilizler ile Fransızlar, Çanakkale Boğazını zorluyorlardı. Enver Paşa akıl danışmak maksadı ile, Abdülhamid Han’ın huzuran çıktı.

– Efendim, savaş çok zorlu geçiyor. Çok fazla kayıp veriyoruz. Sizin bu durum ile ilgili düşünceleriniz ve tavsiyelerinizi almaya geldim.

Abdülhamid Han bir anda celallendi.

– Enver Paşa, Enver Paşa. Onu Almanya ile savaşa girmeden önce soracaktınız. İş işten geçtikten sonra gelip, fikrimizi sormanızın bir anlamı yoktur. Artık yapacak birşey yoktur.

Enver Paşa, geldiği gibi çekip gitti. Bu arada İngilizler ile Fransızların Çanakkale Boğazını zorlamaları neticesinde, boğaz istihkamlarının dayanamayacağı ve düşman donanmasının Marmara Denizine geçebileceği endişesi ile tedbir olarak padişahın ve hükümetin Eskişehir’e nakli kararlaştırılmıştı. Bu durumu Abdülhamid Han’a bildirmek üzere Beylerbeyi Sarayı’na bir heyet gönderildi. Heyet Abdülhamid Han’ın karşısına çıkıp konuyu arz ettiler.

– Efendim, hükümetten heyet geldi. Sizinle görüşmek istemektedirler.

– Gelsinler Rıza Efendi.

Heyet içeri girdiğinde, Abdülhamid Han yaşlı haline rağmen ayakta karşıladı gelenleri. Heyetin başı izin alıp konuyu arz etti.

– Efendim, herhangi bir düşman işgalina karşı, padişah ve hükümetimizin Eskişehir’e nakline karar verildi. Bu heyetin içinde sizin de olmanız kararlaştırıldı.

Abdülhamid Han birden o yaşlı halinden beklenmeyecek bir çeviklikle ayağa kalkdı ve heyettekileri şaşkına çeviren tarihi sözleri söyledi.

– Ben Fatih’in torunuyum. Hiçbir vakit Bizans İmparatoru Kostantin’den aşağı kalamam. Dedem İstanbul’u alırken, Kostantin askerinin başında savaşa savaşa ölmüştür. Biraderim nereye giderse gitsinler, fakat o ve hükümet, İstanbul’dan ayrılırlarsa bir daha dönemezler. Bana gelince; ben Beylerbeyi Sarayından ayağımı dışarıya atmam!”

Abdülhamid Han’ın bu sözü onun kararlılığını ortaya koydu. Bunun üzerine hükümet İstanbul’da kaldı. Eskişehir’e gitmeye cesaret edemedi. Bunun neticesinde, devletin daha o gün yıkılmasın önlenmiş oldu.

Abdülhamid Han’ın bu acıklı ve ibretli hayatı 10 Şubat 1918’de son buldu. Naşı Çemberlitaş’a bir türbe yaptırılarak oraya defnedildi. Allah Rahmet eylesin.

Osmanlı İmparatorluğu bu zamandan sonra, birçok sıkıntılar içerisinde kıvrandı. İstanbul’la beraber bütün Osmanlı toprakları işgal edildi. Biz o Ulu Hakan’ın kıybetini Allahü Teala’da onu elimizde aldı. Biz ne idik ne olduk, bunun muhasebesini yaparken Abdülhamid Han’a yapılanları düşünmeden geçmek, o büyük Hakan’ın ruhuna saygısızlık olur. Ona Kızıl Sultan diye itham edenler, onun için kan dökmekten zevk alırdı, zevkü sefa içerisinde yaşardı, devleti ihmal ederdi, diyenlerin zihinlerine kazınması gereken şey şudur.

O devir kapandı. Bir daha geri gelmeyeceği de muhakkak. Ama biz Osmanlı’nın torunları olarak bize düşen görev; bu yapılanları unutmayıp, o padişahlara sahip çıkmak.

Artık zamanı değilmidir; tarihimize, ananelerimize ve Osmanlı’ya sahip çıkmanın. Herkesi edebe, saygıya ve hürmete davet ediyorum. O yüce insanlar, o yüce hakanlar için. Gerçekleri öğrenmeniz ve gerçeklerden sapmamanız ümidi ile.

– Özür dilerim efendim, emirler böyle. Belirli aralıklarla İstanbul’dan bir heyet kontrol için buraya gelecek. Geldiklerinde herhangi bir sıkıntı olursa, benim size yapacağım iyilekler beni yakacağı gibi, geri kalan zaman için size daha da sıkıtı olur.

– Anlaşıldı Fethi Bey anlaşıldı. Nasıl gerekiyorsa o şekil yaparsınız. Şimdi biraz dinlenip, istirahat etmek istiyorum.

– Peki efendim, müsadenizle.

Bundan sonra Abdülhamid Han’ı, sıkıntılar için de bir hayat bekliyordu. Dış dünyadan haberi olmadan, devletin gidişatından habersiz bir şekilde geçen hayat. Bu durum üç yıl sürdü. Abdülhamid Han’ın kurduğu ve İttihat Terakki partisinin özenle bozduğu dengelerin, tamamen yıkılmasını fırsat bilen Yunanistan, Osmanlı Devletine harb ilan etti.

Bu haberler İstanbul’a ulaştığın da, büyük kabine denilen Gazi Ahmed Muhtar Paşa kabinesi, Sultan Abdülhamid Han’ın Selanik’te muhafazası zorlaşacağından, İstanbul’a nakledilmesini kararlaştırdı. Bunun için Selanik’e gönderilmek üzere bir heyet hazırlatıldı. Heyet, Abdülhamid Han’ın aynı İstanbul’dan Selanik’e sürüldüğü gibi sessizce, tekrar İstanbul’a getirilmesiyle görevliydi. Fakat, Abdülhamid Han bu kararı doğru bulmadığını ve İstanbul’a kaçmak istemediğini söyleyince zor durumda kaldılar.

Netice de hal edilmiş olsa bile o sabık padişahtı. Düşmanın eline geçerse, kendilerine karşı koz olarak kullanılacağından korktukları için, kardeşi Sultan Reşad Han’nın devreye girmesini istediler.

Fethi Bey müsade isteyerek Abdülhamid Han’ın odasına girdi.

– Efendim, müsade buyurursanız bir konuyu arz etmek isterim.

– Buyur Fethi bey, buyur gel.

– Efendim biraderiniz Sultan Reşad Han’dan bir mektup var.

– Ne o Fethi Bey. Ahmed Paşa, kendisinin yapamadığını biraderimize mi yaptırtmak ister.

– Zannedersem mektup o konu üzerine efendim, buyurun mektup.

– Sağolasın Fethi Bey. Mektubu okuduktan sonra, cevabı iletirim sana.

– Peki efendim.

Abdülhamid Han mektubu açıp okudu. Tahmin ettiği gibi, Reşad Han İstanbul’a dönmesini istemektedir. Mektupta kendisini anladığını fakat gerekli olduğu için gelmesinin lazım olduğunu söylüyordu. Abdülhamid Han Reşad Han’ın ısrarı neticesinde İstanbul’a dönmeye karar verdi.

1 Kasım 1912 günü Loreley vapuru ile İstanbul’a getirilen Hakan-ı sabık, ikametine tahsis olunan Beylerbeyi Sarayına yerleştirildi. Sultan Abdülhamid Han, Beylerbeyi Sarayında beş buçuk yıl yaşadı. Bu süre boyunca çok sıkıntılar ve acılar çekti. Kendi çocuklarını bile hafta da bir gün gösterdiler. Çocuklarını kayıklara bindirip sarayın önünden geçiriyorlar, Abdülhamid Han’da pencereden seyrediyordu. Bulunduğu odadan bile çıkmasına müsade etmiyorlardı. Böyle zorlu beş buçuk yıl geçirdi.

Bu müddet zarfında, otuz üç yıl dahiyane bir denge siyaseti ile harp riskine sokmadan ayakta tutmaya çalıştığı devletin bir oldu bittiye getirilerek harb-ı umumi felaketine sürüklendiğine şahid oldu. Bu günlerde yanına gelen hizmetlilerinden savaşı öğrenince, şaşkınlığını gizleyemedi.

– Ne demektir bu Rıza Efendi. Balkan devletleri ne zamandır kendileri ile uğraşmayı bırakıp, toplanıp, toplanıp bizim üzerimize gelmektedir.

– Efendim sizden sonra, Enver Paşa’nın ilk icraatı balkan devletlerinin arasını bulmak oldu. Aralarında barış yaptıktan sonra, bizim üzerimize gelmeleri uzun sürmedi.

– Desene Rıza Efendi, otuz üç yıl boyunca sağladığımız dengeyi bir anda dağıttılar. Bunun hesabını zor verirler Rıza Efendi, zor.

Savaş son şiddetiyle devam ediyordu. İngilizler ile Fransızlar, Çanakkale Boğazını zorluyorlardı. Enver Paşa akıl danışmak maksadı ile, Abdülhamid Han’ın huzuran çıktı.

– Efendim, savaş çok zorlu geçiyor. Çok fazla kayıp veriyoruz. Sizin bu durum ile ilgili düşünceleriniz ve tavsiyelerinizi almaya geldim.

Abdülhamid Han bir anda celallendi.

– Enver Paşa, Enver Paşa. Onu Almanya ile savaşa girmeden önce soracaktınız. İş işten geçtikten sonra gelip, fikrimizi sormanızın bir anlamı yoktur. Artık yapacak birşey yoktur.

Enver Paşa, geldiği gibi çekip gitti. Bu arada İngilizler ile Fransızların Çanakkale Boğazını zorlamaları neticesinde, boğaz istihkamlarının dayanamayacağı ve düşman donanmasının Marmara Denizine geçebileceği endişesi ile tedbir olarak padişahın ve hükümetin Eskişehir’e nakli kararlaştırılmıştı. Bu durumu Abdülhamid Han’a bildirmek üzere Beylerbeyi Sarayı’na bir heyet gönderildi. Heyet Abdülhamid Han’ın karşısına çıkıp konuyu arz ettiler.

– Efendim, hükümetten heyet geldi. Sizinle görüşmek istemektedirler.

– Gelsinler Rıza Efendi.

Heyet içeri girdiğinde, Abdülhamid Han yaşlı haline rağmen ayakta karşıladı gelenleri. Heyetin başı izin alıp konuyu arz etti.

– Efendim, herhangi bir düşman işgalina karşı, padişah ve hükümetimizin Eskişehir’e nakline karar verildi. Bu heyetin içinde sizin de olmanız kararlaştırıldı.

Abdülhamid Han birden o yaşlı halinden beklenmeyecek bir çeviklikle ayağa kalkdı ve heyettekileri şaşkına çeviren tarihi sözleri söyledi.

– Ben Fatih’in torunuyum. Hiçbir vakit Bizans İmparatoru Kostantin’den aşağı kalamam. Dedem İstanbul’u alırken, Kostantin askerinin başında savaşa savaşa ölmüştür. Biraderim nereye giderse gitsinler, fakat o ve hükümet, İstanbul’dan ayrılırlarsa bir daha dönemezler. Bana gelince; ben Beylerbeyi Sarayından ayağımı dışarıya atmam!”

Abdülhamid Han’ın bu sözü onun kararlılığını ortaya koydu. Bunun üzerine hükümet İstanbul’da kaldı. Eskişehir’e gitmeye cesaret edemedi. Bunun neticesinde, devletin daha o gün yıkılmasın önlenmiş oldu.

Abdülhamid Han’ın bu acıklı ve ibretli hayatı 10 Şubat 1918’de son buldu. Naşı Çemberlitaş’a bir türbe yaptırılarak oraya defnedildi. Allah Rahmet eylesin.

Osmanlı İmparatorluğu bu zamandan sonra, birçok sıkıntılar içerisinde kıvrandı. İstanbul’la beraber bütün Osmanlı toprakları işgal edildi. Biz o Ulu Hakan’ın kıybetini Allahü Teala’da onu elimizde aldı. Biz ne idik ne olduk, bunun muhasebesini yaparken Abdülhamid Han’a yapılanları düşünmeden geçmek, o büyük Hakan’ın ruhuna saygısızlık olur. Ona Kızıl Sultan diye itham edenler, onun için kan dökmekten zevk alırdı, zevkü sefa içerisinde yaşardı, devleti ihmal ederdi, diyenlerin zihinlerine kazınması gereken şey şudur.

O devir kapandı. Bir daha geri gelmeyeceği de muhakkak. Ama biz Osmanlı’nın torunları olarak bize düşen görev; bu yapılanları unutmayıp, o padişahlara sahip çıkmak.

Artık zamanı değilmidir; tarihimize, ananelerimize ve Osmanlı’ya sahip çıkmanın. Herkesi edebe, saygıya ve hürmete davet ediyorum. O yüce insanlar, o yüce hakanlar için. Gerçekleri öğrenmeniz ve gerçeklerden sapmamanız ümidi ile.

Previous Article

Teknolojinin kucağında cahillik ve asosyallik kavramı…

Next Article

Haber

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.