Haber

Yorum yapılmamış Share:

Karanlık gecenin ilerleyen saatlerine ulaşmasına rağmen, ufuktaki sessizlik davetiyle akşamdan beri çakıldığı yerden kımıldayamamıştı. Önündeki kültablası ağzına kadar dolmuş, yanlarından taşıyordu. İçtiği kahveler sebebiyle beyaz bardak kahverengiye dönüşmüştü. Her zamanki gibi yine kafasını cama doğru çevirdi. Güneşin doğmaya başlayacağına dair, hiç bir belirti yoktu. Güneşe kızdı içinden. Niye hergün aynı sisteme uymak zorundaydı. Bugün de biraz erken doğsaydı ne olurdu sanki.

Elini artık dibi kalmış ve soğumaya yüz tutmuş, iyiden iyiye acılaşan kahveye doğru uzattı. Bir dikişte bitirdi ve bardağı yerine koydu. İçindeki acıyı ve ıstırabı kahvenin acılığına yüklemek istercesine yüzünü buruşturdu. Tekrar kafasını cama çevirecekti ki, dış kapının açılan sesini duydu. Bu saatte kimin geleceğini kestiremediğinden kaynaklanan bir şaşkınlıkla, hizmetçinin gelip misafiri tanıtmasını bekledi. Fazla geçmedi kapı tıkladı ve hizmetçi süzülür gibi içeri girdi. Müsade isteyip konuşmaya başladı.

– Beyim kusura bakma, Bürken Bey gelmiştir ve sizi görmek istemektedir. Ben söyledim müsait değil, düşünmektedir diye ama illa görmem gerekir diye diretiyor.

İçtiği kahvelerden dolayı katranlaşan ve birbirine yapışan dudaklarını, açıp açmamak konusunda tereddüt ettikten sonra, zoraki de olsa hizmetçiye cevap verdi.

– Tamam Remzi söyle içeri buyursun.

– Peki beyim. Ama müsait değilseniz almam içeri.

– Yok Remzi yok. Bürken Bey’i ne zaman kapıdan çevirdik ki şimdi çevirelim.

– Tamam beyim.

Bürken Bey hizmetçinin arkasından selam verip odaya girdi. Fakat Hamza Bey ne verdiği selamı duymuştu, ne de içeri girdiğini. Kafasını tekrar cama çevirmiş, doğması beklenen güneşten bir umut arıyordu ufuk çizgisinde. Bürken Bey hizmetçinin kapıyı kapatıp çıkmasından sonra, Hamza Bey’in yanına doğru yürüdü. Bir minder çekti diz bağlayıp önüne oturdu.

Bürken Bey’in oturduğunu gören Hamza Bey, Bürken Bey’e bakmadan hoşgeldin dedi. Bürken Bey hoşbulduk dedikten sonra, hemen konuşmaya başladı.

– Bu kadar gam haramdır beyim. Neticesini bilmediğimiz bir olay için bu kadar üzülmen reva mıdır?

– Bilirim Bürken’im bilirim. Ama yüreğimden kopup gelen endişeyi söküp atamam işte. Aha şuramda bir yara açtı bir türlü kopup gitmez.

– Haklısın beyim ama sabah ola hayrola. Hele dur sabah olsun, haber gelsin ona göre işin halline bakarız.

– Öyle dersin de Bürken’im. Baksana güneş bile doğmak istemez. Sanki kötü haber gelecekmiş gibi, yüzünü göstermekten haya ediyor. Ömrümde hiçbir gece bu kadar uzun sürmemişti Bürken. Başka çaremiz yok zaten sabahı bekleyeceğiz, hayırlısı.

Hamza Bey’in susmasıyla Bürken Bey de susmayı yeyledi. Anlaşılan Hamza Bey kafayı iyiden iyiye bu olaya takmıştı. Sonuç kötü olursa daha da kötü olacak, sorumlusunun kendisi olduğunu düşünüp kahrolacaktı. Anladı ki sabah haber gelmeden Hamza Bey’i bu düşünceden vazgeçirmek mümkün olmayacak.

Odanın sessizliğe boğulmasıyla Hamza Bey’in eli sehpaya uzandı. Tütün paketini aldı ama içinde tütün kalmamıştı. Yedek tütün kutusu cebindedir ümidiyle ceplerini karıştırmaya başladı ve etrafına baktı. Hamza Bey’in arandığını gören Bürken Bey hemen kendi tütün kutusunu çıkarıp uzattı. Hepsi sarılmış ve görenleri imrendirecek derecede düzdü. Kasabada herkes bilirdi Bürken Bey’in sigaraya ne kadar düşkün olduğunu. Özenle tütünü sarar ve en ufak bozukluklara bile tahammül edemezdi.

Hamza Bey aldığı sigarayı çatlamış dudaklarında ezdikten sonra yaktı. Derin bir nefes çekip cama doğru üfledi. Üflerken sanki dışarıdaki esen rüzgardan yardım istiyordu, belki dumanı güneş görür de halinden haber alır ümidiyle. Bürken Bey konuşmak ve Hamza Bey’in üzerine çöken sıkıntılardan kurtulmasına yardım etmek istiyordu. İyiye alamet değildi bu gidiş. Ama sesini çıkarmaya da cesaret edemiyordu. Konuştuğu zaman ağzından çıkacak olan kelimelerin, odanın boğucu havasında kaybolup tekrar kendisine dönmesinden korkuyordu.

O bu korku içiresinde kıvranır çare ararken, kapının önünden gelen sesler dikkatini oraya toplamasına sebep oldu. Kafasını Hamza Bey’e çevirdi ama, belli şu anda o bu taraflarda değildi, hissiz davranıyordu. Tartışmanın durmasını beklerken tam tersine gürültü gittikçe artıyordu. İlk önce kızdı ama Hamza Bey’i konuşturacak bir şey bulduğu için de sevindi.

– Beyim ben bi aşağıya inip bakayım, gürültünün sebebi nedir diye. Müsaden var mıdır?

Hamza Bey uykudan uyanmış gibi irkildi ve boş boş gözlerle Bürken Bey’e baktı. Ne dediğini hatırlamaya çalışıyordu Bürken Bey’in. Dışarıdan gelen sesleri duydu ve Bürken Bey’e döndü.

– Ne dediğini duyamadım Bürken’im. Bu arada hayırdır bu gürültü de nedir.

– Ben de onu diyorum beyim. Kapının önünden geliyor, müsaden varsa bi gidip bakayım diyorum.

– Zahmet etme Bürken Remzi ilgilenir. Problem neyse halleder inmene gerek yok.

– Beyim belli ki Remzi halledemedi. Baksana uzuncadır sesler devam ediyor. Sen dalgın olduğun için duymadın herhal. Ben bi inip bakayım belki önemli bir şeydir. Yardımım dokunur Remzi’ye.

– Doğrusun Bürken doğrusun, duymadım. Pekey hadi bak bakalım neler oluyor. Bir haber varsa bekletmeyesin tez getiresin.

– Tamam beyim hemen iniyorum.

– Bürken bir dakika!

– Buyur beyim bir emrin mi vardı?

– Emir değil rica Bürken’im. Eğer istedikleri bir şey varsa veriverin gitsinler. Kapıya gelenleri boş göndermek bize yakışmaz. Beni görmek istiyorlarsa, hasta olduğumu, görüşemeyecek durumda olduğumu söylersiniz.

– Pekey Hamza Bey’im.

Bürken Bey selam verip dışarı çıktıktan sonra, Hamza Bey yine kendi haline döndü. Dışarıdaki gittikçe artan gürültü, zihnini rahatsız etsede gözlerini ufuk çizgisinden ayıramıyordu. Bir müddet daha baktıktan sonra artık sesleri de duymamaya başladı. Pencerenin ruhsat verdiği yere kadar ufuk çizgisini tarıyor sonra tekrar tarıyordu. Sanki biraz kırmızılaşmışmıydı ne. Galiba yavaş yavaş kendini hissetiriyordu güneş. İnanamamış bir tavırla tekrar tekrar baktı, evet hafif bir kızıllık kendini göstermeye başlamıştı.

Yüreği bir an kabına sığmadı doldu taştı. İşte sabah oluyordu, güneş sessiz çığlıklarını duymuştu ve cevap göndermişti. Eğer gördükleri doğruysa kısa süre içinde habercinin gelmesi lazımdı. Öyle sözleşmişlerdi çünkü.

Dün akşamdan beri oturduğu minderden fırlayıp kafasını pencereden çıkardı. Daha da yakından görmek ister gibiydi. Bir anda yüzünü yalayıp geçen sabah yeli, coşmuş olan yüreğini daha da coşturdu. Sanki sabah yelinin yüzünü yalaması, ona sevindirici bir haber gibi geldi. O rahatlıkla kapının önündeki insanlara baktı. Biraz önceki bağıran insanlar mutlu mutlu evlerine doğru gidiyorlardı.

Bir müddet daha gidenlerin arkasından baktı. Ne kadar da mutlulardı. Acaba kendisi de gelecek haberle mutlu olacak mıydı? Yolda gördüğü bir şey, dikkatini o yöne çekti. Yolda bir toz bulutu vardı ve bu yöne doğru geliyordu. Bir anda o biraz önceki coşan ve kabına sığmayan yüreği sindi, süt liman bir hale geldi. Evet kötü habere kendisini hazırlamalıydı.

Toz bulutu seçilecek mesafeye geldiği zaman, gelenin akıncı olduğunu gördü. Bu gelen kesin haberciydi. Yoksa bu saatte akıncının buralarda işi olmazdı. Hemen kapıya yönelip merdivenlerden yuvarlanırcasına indi ve dış kapıyı açıp akıncıyı beklemeye başladı. Kendisinin aşağıya indiğini gören, Bürken Bey ve Remzi’de hemen yanına geldiler. Sabah sabah bu telaşı farkeden, ev ahalisinden bir kaç kişi de çıkmışlardı kapı önüne. Gelecek haberi Hamza Bey ne kadar merak ediyorsa, aynı merakı onlar da paylaşıyorlardı.

Akıncı geceden beri durmadan at koşturmasının etkisiyle yorgun düşmüştü. Fakat haberi yetiştirmek zorunda olduğunu biliyordu ve yavaşlamak istemiyordu. Ufuk kızıllaşmaya başlamıştı, geç kalmamalıydı. Beyi ne demişti “Oğul ne yap ne et, bu fermanı gün ağarmadan ilet”. O yüzden canını dişine takmış geceden beri durmadan yol almıştı. Biran evvel haberi yerine yetiştirip, dinlenmeye çekilmek istiyordu. Kasabanın gözüken evlerine bakıp, atının yelelerini okşadı.

– Hadi aslanım az kaldı, biraz daha gayret bak evler gözükmeye başladı. Şu haberi hayırlısıyla bir yetiştirelim, ondan sonra seni ödüllendireceğim.

At sanki sahibinin seslenişini, müjdesini duymuş gibi tekrar tırsa kalktı. Akıncı kasabanın evlerini iyiden iyiye seçmeye başladığında, kasabanın girişindeki, evin önündeki kalabalığı farketti. Bu satte kapının önüne düşen, kesin haber bekleyen birisi olmalıydı. Yoksa sabahın bu saatinde evce kapıya dökülmeleri işten bile değildi. Atının yularını eve doğru çevirdi ve topukladı. Onlar değilse bile, aradığı yeri onlara sorabilirdi.

Akıncının atından indiğini gören Hamza Bey, yerinden kımıldayamadı. Akıncının konuşmasını bekledi. Akıncı ise yanlarına gelip selam verdi ve nefes nefese konuşmaya başladı.

– Selamünaleyküm ağalar. Acil yetişmesi gereken bir fermanım vardır. Hamza Bey’i aramaktayım, yol gösteriverin acilinden.

Hamza Bey sanki kötü haberi engelleyebilecekmiş gibi, biraz daha geç duymak için yavaşdan aldı.

– Aleykümselam akıncı kardeş. Nedir bu telaşın, hele soluklan biraz. Sonra götürürsün fermanı.

– Yok ağam acildir dedim ya, hemen ulaştırmam lazım.

Hamza Bey artık yapacak başka bir kalmadığını anladı ve akıncıya dönüp seslendi.

– Beri gel akıncı kardeş Hamza Bey benim. İçeri geçelim de orada görüşelim. Kapıda misafir ağırlamak törelerimize uymaz.

– Pekey ağam destur ver girelim.

Hamza Bey kenara çekilip misafiri içeriye buyur etti. Remzi’ye akıncının atıyla ilgilenmesini söyledikten sonra, kendisi de içeriye girdi. Merdivenlerin başına geçip yol gösterdi. Yukarı çıktıklarında Hamza Bey tam odaya girecekleri sırada, vazgeçip uçtaki odaya doğru yöneldi. Sabahladığı odaya girmek istememişti. Odaya girip sabaha kadar çektiği ıstıraplar aklına gelecek ve morali bozulacaktı. Dipteki odaya ulaşıp kapıyı açtı ve akıncıyı buyur etti.

– Senin karnın açtır akıncı kardeş. Hemen bir sofra hazırlatalım. Sonra da yatar bir güzel uyursun. Gece boyu yolculuk etmişe benzersin.

– Beyim sen hele fermanı benden teslim al. Ondan sonrası Allah kerim, elbet karnımızı doyuran, yatak gösteren birisi çıkar.

– O daveti biz yaptık ya akıncı kardeş. Neyse şu işi halledelim ilk önce ver bakalım.

Akıncı elini cepkenin içine sokup fermanı çıkarttı, üç defa öpüp alnına götürdü ve eğilip Hamza Bey’e uzattı.

– Ferman Beyimindir.

Hamza Bey fermanı alıp almamak arasında tereddüt geçirdi. Sanki eline kızgın köz veriyorlarmış gibi geliyordu. Bir an tereddüt etmesi üzerine akıncı davetini tekrarladı.

– Ferman Beyimindir.

Hamza Bey yavaş yavaş elini uzattı ve fermanı aldı. Aynı akıncı gibi üç defa öptü alnına koydu “Ferman Beyimindir” deyip açtı. Selat ve selam ile başlayan ferman, konuyla ilgili kelimelerin kurgusuyla devam ediyordu. Hamza Bey satırları okudukça, yüzündeki sıkıntılar kayboluyor, sıkıntıdan gerginleşen yüzü gevşiyordu. Fermanı okuması bittikten sonra hemen ayağa kalktı ve ayakta bekleyen akıncıya sarıldı. Sıktı, sıktı kendini kaybetmişti. Akıncının “Beyim” dediğini duymasaydı, daha da sıkacaktı. Hemen toparlanıp, fermanı üç kere öpüp alnına koyduktan sonra, dolabın içine itinayla yerleştirdi. Dolabın kapağını kapattıktan sonra, akıncıdan izin alıp şükür secdesi yaptı.

Ayağa kalktığı zaman artık dünden arta kalan sıkıntılı gözler gitmiş, yerine ışıl ışıl bakan gözler gelmişti. Yanında duran Bürken Bey’i farkedince gürledi.

– Bre ne bakarsın Bürken Bey! Görmez misin akıncı kardeşimiz yorgun ve açtır. Derhal en mükellef sofra hazırlansın, akıncı kardeşimizin karnı iyice doyurulsun. Kahvaltıdan sonra da, bi güzel yıkanıp paklansın. Daha sonra da yan odada bir yatak serin, iyice uyuyup dinlensin.

Hamza Bey’in neşeli neşeli gürlediğini gören Bürken Bey derin bir oh çekti ve akıncıyı da yanına alıp dışarı seyirtti.

Bürken Bey’le akıncı dışarı çıktıktan sonra Hamza Bey, sabaha kadar süren sıkıntıların ağırlığını atmak istercesine kendini mindere bıraktı. Çok şükür bu iş de halledilmişti.

Gece aldıkları haber tam zamanında yerine ulaştırılmış ve Osman Bey suikastten kurtulmuştu. Sevindi, gururlandı ve gözlerinden iki damla yaş döküldü. Artık Osman Bey kurtulmuştuya gerisi boştu. Gerisi hiç önemli değildi. Dayanamayıp tekrar şükür secdesi yaptı ve herkesin duymasını istermiş gibi bağırdı.

– Sen çok yaşa Osman Bey’im. Bu dünyanın sana ihtiyacı var. Doğacak nesillerin atacağın temellere ihtiyacı var.

Güneş doğmuş ve bütün sevimliğiyle etrafa ışık saçıyordu. Sanki kurulacak olan bu devlette kendi payının da olmasına seviniyordu.

Previous Article

Ulu Hakan’a Reva Görülenler

 

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir