“Ahh izmir Ahh”

Yorum yapılmamış Share:

Güneş yazın habercisi olan sıcaklığını Baltalimanı sarayına gönderdiği saatlerde köşkte sıkıntılı zamanlar yaşanıyordu. Damat Ferit Paşa içindeki sıkıntıyı dışarı vurmak istercesine derin bir “Ahh” çekerek kahvaltısına kaldığı yerden devam etti. İçini saran sıkıntılardan bir türlü kurtulamamıştı. Hükümeti kurduğundan beri bin bir türlü işlerle uğraşmıştı ama sıkıntı farklıydı. Sanki daha büyük bir felaketin habercisi gibi göğsünün ortasına yerleşmiş, kıvrandırıyordu.

Kahvaltısından kalktıktan sonra yavaş adımlarla çalışma odasına doğru yürüdü. Çalışma odasının kapısında üvey evladı Sami Bey’in çocukları Bahaeddin ile Fethi yuvarlak ve rengârenk misketlerin büyülerine kendilerini kaptırmışlar oynuyorlardı.

Ferit Paşa bir müddet ayakta durup gülümseyerek çocukları seyretti ve kapıdaki hizmetçiye kimseyle görüşmek istemediğini söyleyip kapıyı kapattı. Odaya girer girmez hemen masasına doğru yöneldi. Daha masasına oturmamıştı ki telefon çalmaya başladı.

Telefonun sesiyle daldığı düşüncelerden irkilerek uyanan Damat Ferit Paşa’nın eli bir türlü telefona uzanamıyordu, sanki kasılıp kalmıştı. Son bir gayretle telefona uzanıp ahizeyi eline aldı.

Telefonda konuşan şahıs İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Richard Webb idi.

– Paşa Hazretleri sizi sabahın bu saatinde bir bildiride bulunmak üzere rahatsız ediyorum. Mondros Mütarekesi’nin müttefiklere verdiği “Gerektiğinde İmparatorluğun diledikleri yerini işgal hakkı veren 7.maddesi uyarınca” İzmir’in işgal edileceğini bilgilerinize sunarım.

Paşa elinde ahize bir anda taş gibi kasılıp kalmıştı. İnanmak istemiyordu. Telefonun ucundaki komiser biraz sonra bunun bir şaka olduğu söyleyecek gibi geliyordu. Son bir ümit ile seslendi “Alo alo Komiser bey”.

Ama karşıdaki ses telefonu çoktan kapatmıştı. Paşa’nın başı döndü ayakta duramayınca ilk bulduğu koltuğa oturdu. Bir müddet o halde kaldıktan sonra kendine gelince hemen yerinden fırladı ve deli gibi koşmaya başladı.

Misketlerin büyüleyici güzelliğine dalmış olan Fethi ile Bahaeddin, dedelerinin kapıyı kırarcasına açıp “Sultan Hanım, Sultan Hanım felaket! İzmir’i işgal edeceklermiş” diyerek haremine Mediha Sultan’ın odasına doğru koştuğunu görünce korkularından bir kenara sinip ağlamaya başlamışlardı.

Sallana sallana biraz yürümüştü ki bu ağır yükü taşıyamayan vücudu kendinden geçmiş bir şekilde salonun ortasına yığıldı kaldı.

Bağırışlardan ve gürültüden odasından dışarı çıkmış olan Mediha Sultan, Paşa’yı salonun ortasında yığılmış bir vaziyette görünce hemen kapıdaki görevlilere haber verip bir yerlerden buz bulmalarını söyledi.

Görevliler buldukları buzu hemen Paşa’nın alnına ve kalbine koydular. Paşa tam bir buçuk saat boyunca baygın yattı.

Kendine geldiği zaman hemen yerinden doğrulup arabasının hazırlanmasını istedi. Bu haberi hemen Padişaha iletmesi gerekiyordu. Bir an gözlerinin önüne Padişahın ne kadar müteessir olacağı geldi. Fakat sorumluluk duygusunu da atamıyordu.

Arabanın hazırlandığını haber veren hizmetliyle beraber aşağıya indi ve saraya doğru yola çıktı.

Bu arada İstanbul’da ender rastlanan olaylar oluyordu. Posta ve Telgraf Umum Müdürü Refik Halid Bey, İzmir’den Başmüdür Vekili Naşit imzasıyla bir telgraf aldı. Telgrafta Maliye Müfettişi Muvaffak Bey’in Yunan ordusunun birkaç saate kadar şehri işgal edeceğini haber verdiği yazılıydı.

Hemen telgrafı Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali Bey’e götüren Refik Halid Bey, şahit olduğu olay üzerine şok geçiriyordu. Dâhiliye Nazırı Mehmet Ali Bey İzmir Valisi’ne telgraf çekilmesini ve Müfettiş Muvaffak Bey’in ortalığı karıştırıp fitne çıkarmaktan dolayı gözaltına alınıp hapse atılmasını ayrıca askerler eşliğinde İstanbul’a getirilmesini buyuruyordu.

Nazıra göre böyle bir şey olamazdı. Hâlbuki Müfettiş Bey varlığı yerinde ve devletini seven bir görevliydi. Üstelik başından beri İttihat ve Terakki Cemiyetini benimseyen bir insan nasıl böyle bir huzursuzluk çıkartabilirdi.

Akşama doğru saraya dönen Ferit Paşa ise Padişah Efendi’yle görüştüğünü ve padişahın çok üzüldüğünü teessüründen gözlerinde iki üç damla yaş ve dudaklarından ise “Ah İzmir Ah!” sözü döküldüğünü söyledi. Bu sıralarda işgal çoktan gerçekleşmiş ve Yunan askerleri İzmir’e yerleşmişlerdi.

Kabineyle beraber sabaha kadar ümitle İzmir’den gelecek telgrafı beklediler. Saatler ilerledikçe ümitleri tükeniyor İzmir’den hiç bir ses, haber alamıyorlardı. Artık korktuklarının başına geldiğini düşünmeye başlamışlardı.

Sabaha doğru çevredeki illerden gelen haberler üzerine hepsinin yüzünü bir üzüntü kapladı ve hepsi başlarını önlerine eğerek gözlerinde biriken ve bırakamadıkları gözyaşlarını yavaş yavaş salmaya başlamışlardı.

Bir müddet geçtikten sonra Damat Ferit Paşa kendine gelerek bu haberleri Padişaha iletmek mecburiyetinde olduğunu hatırladı. Belki kabinenin içinde bunu yapmak isteyen son kişiydi ama yapmak zorundaydı. Haberleri eline alarak incelemeye başladı. Halka işkence ve eziyet yapıldığını anlatan yere geldiği zaman tekrar gözleri doldu ve üzerini çizerek “Bu üzüntülü hadise”den sonra cümlesini ekledi. Zira Padişah Hazretlerinin üzülmesini istemiyordu. Yazının son halini tekrar yazılması için hizmetliye verdi ve en kısa zamanda düzeltilip kendisine verilmesini söyledi.

Artık İzmir işgal edilmişti. Paşa hemen harekete geçilmesini ve silahlanıp İzmir’i tekrar geri almaları gerektiğini söylüyordu.

………………

Üç yıl sonra Türk askeri İzmir’e girerken ne Padişah’ın gözlerinden süzülen yaşları ne de Damat Ferit Paşa’yla kabine üyelerinin gözlerinden dökülen yaşlardan haberleri vardı.

O sıralar Padişah hain ilan edilmiş ve ülkesini bırakıp kaçtığı söyleniyordu. Padişah’ın ülkesinden zorla gönderildiğini ve ne sıkıntılar çektiğini ise kimse bilmiyordu.

Mehmet Fatih Oruç

Previous Article

Ülkeyi korumakla sevmek farklı şeymiş…

Next Article

Bir devrandı, rüya gibi

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir