Arvas Bahçesinin İki Güzidesi

Yorum yapılmamış Share:

Bir davanın, bir aşkın ve bir adanmışlığın destanı. İki farklı beden, iki farklı isim ama aynı yola baş koymuş, aynı mukaddes amaç uğruna ömürlerini bir kandil gibi eritmiş iki kıymetli insan. Seyyid Abdurrahman Kutub ve Seyyid Abdürrahim Arvâsî hazretlerinin nur dolu hayatları.

Bu iki mübarek zat, sadece birer âlim değil, aynı zamanda sülale olarak birbirine sımsıkı bağlı, kökleri derinlerde olan iki akraba. Her ikisi de ilim ve irfanın pınarı olan Arvas’ın bağrında yetişmiş, Resulullah Efendimizin (aleyhisselam) mübarek soyundan süzülüp gelen birer Evlad-ı Resul’dür.

Ehl-i Beyt Kime Denir?

Bu kutlu nesli tanımak, aslında kendi öz ruhumuzu tanımaktır. Ehl-i beyt dediğimizde; Peygamber Efendimiz Muhammed aleyhisselamın bütün aile fertlerini, mübarek hanımlarını, kızı Hazret-i Fatıma ile Hazret-i Ali efendimizi ve onların ciğerpareleri olan Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin’i anlıyoruz. Onların temiz nesli kıyamete kadar bir nur silsilesi gibi devam edecektir.

Bu silsilede Hazret-i Hasan’ın çocuklarına “Şerif”, Hazret-i Hüseyin’in nesline ise “Seyyid” denir. Osmanlılar, bu mübarek kanın saflığını korumak için Halep gibi merkezlerde “Nakibüleşraf” kurumuna bağlı özel mahkemeler kurmuş, her bir ferdi kayıt altına almıştır.

Şecerenin Muhafazası

İslamiyet’in ve Osmanlı Devleti’nin bu nesle verdiği ehemmiyeti ve milletteki karşılığının yüksek olduğunu gören İngilizler, maşaları haline getirdikleri Mason Mustafa Reşid Paşa ile bu kurumu ortadan kaldırmak ve ailenin bütün bilgilerini silmek istediler. Tanzimat ile bu kurumu ortadan kaldırıp aileyi kendilerince yok etmek veya unutturmak isteseler de Allahü Teâlâ’nın izniyle bu mübarek sülale, güzel ahlakın canlı şahitleri olarak Anadolu’nun her köşesinde varlığını sürdürmüştür.

Günümüzde ise bu hizmet, silsilename.com.tr isimli web sayfasında devam ettirilmektedir. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Matematik ve Bilgisayar Bilimleri Bölümü’nde vazifeli Prof. Dr. Zekeriyya Arvasi, Prof. Dr. Alper Odabaş ve Bilgisayar Mühendisi Ahmed Mücahid Arvasi tarafından hazırlanan bu sitede, aslına uygun bir şekilde şecerenin takibi yapılmaktadır.

Böylece İngilizlerin ve onların maşası olan Mustafa Reşid Paşa’nın Tanzimat ile yıkmak ve ortadan kaldırmak istediği bu temiz neslin takibi yapılmaya devam edilmektedir. Şecerede yer alan pek çok bilginin kaynağını ise Seyyid Hacı Kasım Bağdadi bin İzzeddin Abdullah Hazretlerinin seyahatnamesi oluşturmaktadır.

Muhammed Kutub Hazretleri ile Başlayan Yolculuk

İşte bu temiz sülalenin bu topraklardaki serüveni de bu seyahatnamenin yazarı olan Kasım Bağdadî Hazretleri’nin oğlu, yani bugün Türkiye’deki Arvas seyyidlerinin dedesi olan o büyük zatla, yani Muhammed Kutub Hazretleri ile başlar. Bağdat’tan çıkıp Anadolu’nun sarp ama bir o kadar da huzurlu köşesi Arvas’a (Doğanyayla) yerleşen bu aile; Arvas, Üçışık, İnan, Gaydalı, Subaşı ve Güven gibi ailelerin de asıl kaynağıdır. İşte şimdi hikâyelerine vakıf olacağımız bu iki zat, o mübarek dedenin torunlarıdır.

Zamanın Kutbu: Seyyid Abdurrahman Arvâsî (Kutub)

Osmanlılar zamanında Anadolu’da yaşayan âlim ve evliyânın en büyüklerinden olan Seyyid Abdurrahman, “Kutb-i Arvâsî” lakabıyla zamanının manevi sultanıydı. Babası Seyyid Abdullah o daha dünyaya gelmeden vefat etmiş, ancak annesinin büyük ihtimamı ve ferasetiyle yetişmiştir. Yedi-sekiz yaşlarında başladığı ilim tahsilinde kısa sürede tefsir, hadis ve fıkıh deryası olmuş, fen ilimlerinde de söz sahibi olmuştur.

Onun yetiştirdiği nesiller arasından Seyyid Fehîm-i Arvâsî ve Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî gibi iki büyük güneş doğmuştur; onlar Seyyid Abdurrahman’ın öz torunlarıdır. Onun irşadı o kadar kuşatıcıydı ki, Sultan İkinci Mahmud Han dahi ona hürmetle selam gönderirdi.

Kan Lekeleri ve Manevi Cihat

Hanımı, Seyyid Abdurrahman’ın gizli kahramanlığını şu sözlerle anlatır:

“Efendim ara sıra silahlarını kuşanır evden çıkar, seher vaktinden önce dönerdi. Geldiğinde elbiseleri kan içindeydi. Sırrını sorduğumda buyurdu ki: ‘Hanım, biz vazifemiz icabı, dünyanın neresinde Müslümanlarla kâfirlerin harbi varsa oraya gider, onlara yardım ederiz. Darda kalmışın imdadına yetişiriz.'”

Yağmur Taşı Menkıbesi

Torunu Muhammed Emin Efendi’nin naklettiğine göre; Van’ın kurak yazlarında halk onun mezar taşını dere suyuna değdirir, o an rahmet yağmaya başlardı. Taş, bu halden dolayı zamanla incelmiş bir nişane haline gelmiştir.

Nasihat Mektupları

Seyyid Abdurrahmân, zamanın beylerine, paşalarına mektuplar yazarak nasihat eder, uzak memleketlere dahi mektuplar gönderirdi. İrisân beylerinden Emîr Şerefüddîn Abbasî’ye yazdığı Farsça mektuplar çok kıymetlidir. Bu mektuplardan birinde Muhammed Kerîm Han, Mustafa ve Feyzullah beylere selâm ve duâ etmektedir. Şerefüddîn Han, Seyyid Abdurrahmân’dan gelen başka bir mektubun sonuna şu satırları eklemiştir: “Mevlânâ hazretleri, bu mektubu bu fakire göndermiştir. Musibete sabretmek lâzım olduğu ve sabrın kıymetini bildirmiştir. Birkaç ay sonra pederim Abdullah Han vefât etmiştir. Mevlânâ’nın kerametini buradan anlamalıdır.”

Ehl-i Sünnet’in Muhafızı: Seyyid Abdürrahim Arvâsî

Seyyid Abdullah’ın büyük oğlu olan Seyyid Abdürrahim Arvâsî de Arvas Medresesi’nin feyziyle yetişmiştir. 1785 yılında Doğubayazıt’taki meşhur sarayın banisi İshak Paşa’nın davetiyle oraya gitmiştir. O dönemde bölgede yayılmaya çalışan Şii fırkalarının bozuk fikirlerine karşı çetin bir ilmi mücadele vermiş, halkın Ehl-i sünnet itikadı üzere kalmasını sağlayarak fitneyi söndürmüştür.

Mesnevî ve “Meşnevî” Hadisesi

Seyyid Abdürrahim Hazretleri bir gün talebelerine Mesnevî okuturken, İranlı bir zat alaycı bir tavırla “Ne okuyorsunuz?” diye sordu.

Hazret “Mesnevî” deyince, İranlı dinlemeye değmez manasında “Meşnevî” (duyulmadı/işitilmedi) diyerek hakaret etti. Bu duruma celallenen Seyyid, Mesnevî’yi rastgele açtı ve o şahsa şu beyti okuttu:

“Mesnevî râ meşnevî mehân, Ey seg-i gürgîn bed kerdeî.”

(Mesnevî’yi “duyulmadı/yoktur” diye okuma. Ey uyuz köpek! Kötü bir iş yaptın.)

İranlı bu keramet karşısında şaşkına dönüp meclisi terk etti. İşin garibi, talebeler daha sonra o beyti kitabın içinde ne kadar arasalar da bulamadılar.

Bir İlim ve İrfan Silsilesi

Seyyid Abdürrahim Hazretleri’nin nesli de aynı hizmet yolunda devam etmiştir. Oğlu Seyyid İbrahim, Osmanlı’yı İran görüşmelerinde temsil etmiş; torunları ve devam eden silsile içerisinde Seyyid Ahmed Arvâsî Bey gibi yakın tarihimize damga vuran mütefekkirler yetişmiştir. Ahmed Arvâsî Bey, “Türk-İslam Ülküsü” gibi eserleriyle on binlerce öğretmen yetiştirmiş, gençliğin İslam ahlakıyla ahlaklanmasına hizmet etmiş ve vefatına kadar bu davanın sancağını taşımıştır.

Bir Devrin Kapanmayan Defteri

Sonuç olarak bu iki kıymetli şahsiyet, sadece geçmişte yaşamış birer isim değil, bugün bile bizlere yol gösteren birer deniz feneridir. Onlar, Arvas’ın sarp dağlarından süzülüp gelen o saf suyu; edebin, ilmin ve tevazunun harcıyla birleştirmişlerdir. Hayatlarını incelediğimizde gördüğümüz tek bir gerçek vardır: Allah rızası için yaşamak ve bu yolda gerekirse her şeyden vazgeçebilmek.

Bugün bizlere düşen, bu mübarek silsilenin bıraktığı emanete sahip çıkmak ve onların hayatlarını sadece birer hikâye olarak değil, birer hayat rehberi olarak görmektir. Arvas’ın bağrından çıkan bu nur; bugün de bizlerin kalbini aydınlatmaya; ilim, cömertlik, sabır ve sarsılmaz imanları ile örnek olmaya devam etmektedir. Peygamber Efendimizin mübarek kanını taşıyan ve güzel ahlaklarıyla ülkemizin her köşesine sinen bu sülalenin ve anlatmış olduğumuz iki büyük zatın ruhları şad olsun. Rabbim bizleri onların şefaatinden ve açtıkları o aydınlık yoldan ayırmasın.

  Next Article

Kölelikten Şeyhülislamlığa Uzanan Yol | Abdülkerim Efendi – Sitti Şah Sultan Camii

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site reCAPTCHA ve Google tarafından korunmaktadır Gizlilik Politikası ve Kullanım Şartları uygula.

ReCAPTCHA doğrulama süresi sona erdi. Lütfen sayfayı yeniden yükleyin.